idris GÖKALP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
idris GÖKALP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2016 Cumartesi

TEKNOLOJİ BAĞIMLILIĞI NEDİR?


TEKNOLOJİ BAĞIMLILIĞI NEDİR?

Teknolojinin insan hayatına getirdiği sayısız faydalar var. Ancak kişinin teknoloji kullanımı üzerinde kontrolünün kaybolması ve teknolojiyi ölçüsüz ve sınırsız kullanması çok ciddi zararlara sebep olabilir. İnternet ve teknoloji bağımlılığı diğer bağımlılıklarda olduğu gibi kişinin bağımlısı olduğu teknolojik ürüne ulaşamadığında yoksunluk yaşadığı bir durum olarak tanımlanmaktadır.
Teknoloji bağımlılığının belirtileri
  • Yalnızca birkaç dakika diyerek saatler harcamak.
  • Çevrenizdekilere ekran karşısında geçirdiğiniz zaman hakkında yalan söylemek.
  • Uzun süre bilgisayar kullanmaktan dolayı fiziksel sorunlardan şikâyet etmek.
  • Anonim bir kişiliğe bürünmek, insanlarla internet üzerinden konuşmayı yüz yüze konuşmaya tercih etmek.
  • İnternete girmek için yemek öğünlerinden, derslerden ya da randevulardan ödün vermek.
  • Bilgisayarınızın başında çok fazla zaman geçirdiğiniz için suçluluk duyuyorken bir yandan da büyük bir zevk almak ve bu iki duygular arasında gidip gelmek.
  • Bilgisayarınızdan uzak kaldığınız zaman gergin ve boşluktaymış gibi hissetmek.
  • Gece geç saatlere kadar bilgisayar başında kalmak.

Teknoloji bağımlılığının neden olduğu sorunlar
Fiziksel şikâyetler
  • Gözlerde yanma
  • Boyun kaslarında ağrı ve sertleşme
  • Beden duruşunda bozukluk
  • Elde uyuşukluk
  • Halsizlik

Sosyal alanda görülen şikâyetler
  • Akademik başarıda düşüş
  • Kişisel, aile ve okul sorunları
  • Zamanı idare etmede başarısızlık
  • Uyku bozuklukları
  • Yemek yememe
  • Aktivitelerde azalma
  • İnternet arkadaşları dışında izolasyon

Bağımlılığı kontrol altına alma yöntemleri
  • Günlük internet kullanım saatlerini değiştirin.
  • Haftalık internet kullanımı çizelgeleri hazırlayıp, uyulmasını sağlayın.
  • Destek grupları ya da aile terapisi gibi yöntemleri hayata geçirin.
  • Yapmayı isteyip de fırsat bulamadığı faaliyetleri bir deftere yazmasını sağlayın, internet kullanmak için yoğun istek duyduğunda yazdıklarından birini yapmasını isteyin.

Çocuk ve ergenlerde bağımlılığı önleme
2 yaşından küçük çocukların internet, tv ya da bilgisayarla karşılaşması uygun değildir. Okul öncesi yaş grubu için günde 30 dakikayı geçmeyecek şekilde internet kullanımı yeterlidir. İlköğretimin ilk 4 yılında ödev haricinde oyun ve eğlence için günlük 45 dakika zaman ayrılmalıdır. Sonraki yıllarda hafta sonu daha esnek olmakla birlikte günde 1 saat kullanım uygundur. Lise çağında da günlük 2 saat yeterlidir.

Biliyor musunuz?
  • Yoksunluk durumu; bağımlı öğrencilerin % 74,5’inde saptanırken bağımlı olmayanların % 10,5’inde saptanmıştır.
  • İnternette geçirdiği zamanı gizlemek için yalan söyleme; bağımlı öğrencilerin % 38’inde saptanırken, bağımlı olmayanların % 4’ünde saptanmıştır.
  • İnternette geçirdiği zamandan suçluluk duyma, bağımlı öğrencilerin % 33’ünde saptanırken, bağımlı olmayanların % 4,3’ünde saptanmıştır.

Ne yapmalı?
  • Çocuklarınızı arkadaşları ile doğal yollardan görüşmeleri için yönlendirin, akran grupları içerisinde sosyalleşmesini sağlayın.
  • Çocuklarınızı yetenek ve ilgi alanlarına uygun spor dallarına yönlendirin.
  • Çocuğunuzun arkadaşlık ilişkilerini destekleyin, onları bir araya getirecek aktivite planlayın.
  • Çocuğunuzun bilgisayar kullanımını kontrol edin ve sanal ortamdaki arkadaşlarını tanıyın.
  • Bilgisayarlarınızda güvenli internet uygulamalarının olmasına özen gösterin.
  • Uzun süreli bilgisayar kullanan çocuğunuzu engelleyemiyorsanız mutlaka uzman yardımı alın.

Ne yapmamalı?
  • Akıllı telefon/tablet vs. gibi aletleri çocukları teselli etmek, susturmak için asla kullanmayın.
  • Çocukların kontrolsüz ve uzun süre internet kullanmasına izin vermeyin.
  • Yemek ve çay saatlerinde bilgisayar başındaki çocuğa servis yapmayın, size katılmasını sağlayın.
  • TV veya internet benzeri teknolojik alet merkezli ev düzeni kurmayın.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

IRKÇILIĞA KARŞI İSLAM KARDEŞLİĞİ





IRKÇILIĞA KARŞI İSLAM KARDEŞLİĞİ

            Ademoğlunu insanlıkta eş, inanları imanda kardeş kılan Allah’a hamd, iman kardeşliğini nadide örnekleriyle öğreten Efendimize, aline ve ashabına salat, Tarih boyu hakiki kardeşlik için bedel ödeyen tüm mü’minlere selam olsun.

            İnsanlığı felakete götüren en büyük hastalıklardan birisi ırkçılıktır. Tarih, bunun kanlı örnekleriyle doludur. Onun içindir ki, Tevhid Dini İslam en keskin ve şiddetli vurgularla ırkçılığı reddetmiş onu lanetlemiştir. İslam ümmetinin ırkçılıktan gördüğü tahribat ve zarar sadece ümmeti değil, tüm insanlığı ilgilendirmektedir. Bu ümmet Emevi-Abbasi kavgalarını, Moğol, tatar istilalarını, irili ufaklı on sekiz haçlı savaşını atlatmış, sendelemiş; ama yıkılmamıştır. Ama ırkçılık belasını atlatamamış, içten ve dıştan ırkçılık silahıyla ümmet elli parçaya bölünmüş ve batı da bu silahla işgal ve sömürü çarkını devam ettirmiştir.

            Irkçılık; kişinin kendi soyunu, kabilesini, milletini ve ırkını diğer ırklardan üstün görmesi, diğerlerini ise hakir görme halidir. Irkçılık, fertler ve toplumlar arasında kin, haset, husumet ve düşmanlık duygularını yeşertir. Bir ırka mensup olmak fıtrat gereğidir. Bu yerinecek ve övünülecek bir şey değildir. Fakat mensup olduğu ırkla övünmek merduttur. İşte ırkçılık budur.

            Her güzelliğin olduğu gibi her sapmanın da bir piri vardır. Irkçılığın piri iblistir. Zira iblis, Adem’e secde ile emrolunduğu vakit “Ben ondan üstünüm” demişti. Bunu da, “Beni ateşten onu ise çamurdan yarattın” diye gerçekleştirmişti de şeytanlaşmıştı. Kendi ırkının başka ırklara üstünlüğünü savunanların yaptığı şeytanın yaptığından farklı değildir. Aynı şey tüm asabiyet türleri için de geçerlidir.

            Irkçılıkla ilgili ayet ve hadislere baktığımızda dinimizin bu konudaki tutumunu net bir şekilde müşahede edebiliriz:

            “Ey insanlar, doğrusu, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Sırf birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”(Hucurat 13)

            “Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan da eşini var eden ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbine karşı gelmekten sakının.” (Nisa 1)

            “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinin ve renklerinin farklı olması da O’nun varlığının ve kudretinin delillerindendir.”(Rum 22) ayetleri ile;

            “Irkçılığa (asabiyeye) çağıran bizden değildir; ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık üzere, asabiye uğruna ölen bizden değildir.”(Müslim, Ebu Davud, İbn Mace)

            “Asabiyet davasına kalkan, onu yaymaya çalışana, bu dava yolunda mücadeleye girişen bizden değildir.” (Ebu Davud)

            “Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardıma kalkışan kişi, kuyuya düşmüş deveyi kuyruğundan tutup çıkarmaya çalışan kişi gibidir.” (Ebu Davud)

            “Kim kafir olan dokuz atasını onlarla izzet ve şeref kazanmak düşüncesiyle sayarsa, cehennemde onların onuncusu olur” (Ahmed b. Hanbel) hadisi şerifleri bizlere ırkçılığın ne denli kaçınılması gereken anlamsız bir zihniyet olduğunu gösteriyor.

            İslam’a göre ırk öğesi insanlara doğal bir üstünlük sağlamadığı gibi medeni bir toplumun oluşmasında da temel etken değildir. Medeni bir toplum, hayvanlar gibi iç güdüleriyle birlikte yaşayan insanlardan değil, özgür iradeleriyle seçtikleri inanç ve idealler çevresinde toplanan insanlardan oluşur. Bu nedenle İslam toplumu İslam’ı bir din, bir hayat düzen ve biçimi olarak benimseyen insanların oluşturduğu toplumdur. Belirleyici tek etken inançtır. Irk vb. başka cahili etkenler aramak akideye terstir.

            Irkçılık toplumdaki bağları zayıflatır. İnsan saadetinin ve mutluluğunun temel taşı olan meziyetleri kökünden yıkar, kardeşliği sarsar, muhabbeti gölgeler, samimiyeti yok eder. Kin, haset, düşmanlık gibi manevî mikropların kaynağı olduğundan, birlik ve beraberliği zedeler. Irkçılık, yıkıcı bir fırtına gibidir. Tarihin Şahitliğiyle nice devletleri zaafa düşürmüş, nicelerini tarih sahnesinden silmiş, zorlama ve baskı ile nice üzücü olaylara sebep olmuştur.

            Irkçılığa, asabiyete ve modern ifadesiyle ulusalcılığa karşı çer çöp gibi dağınık olan ümmet coğrafyasında en etkili çözüm “İslam kardeşliğidir.” İslam kardeşliği hayal değil, hakikattir. Keyfi değil mecburidir. Hucurat 10. ayette Rabbimiz “Müminler kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine nail olasınız.” Buyuruyor. İslam kardeşliğinin temeli imandır. İmanın temeli ise sevgidir. Tıpkı Allah Resulünün buyurduğu gibi “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız” (Müslim)

            Bugün ümmet ve coğrafyasında ve bilhassa yaşadığımız topraklarda ihtilafları, akan kan ve gözyaşlarını, yükselen ırkçılık ve ulusalcılık dalgasını ve sen ben kavgasını görünce, İslam’ın evrensel mesajına ve kardeşliğine ne kadar muhtaç olduğumuzu tüm çıplaklığıyla müşahede ediyoruz. Gerçek ve ideal kardeşliğin, insanlık tarihine baktığımızda kan ve ırk bağı ile değil de, din-inanç bağı ile gerçekleştiğini, bununda en güzel örneğinin İslam’da olduğunu görüyoruz. Şüphe yok ki, Müslümanlar arasındaki İslam kardeşliği bağı diğer bütün bağların üzerinde ve üstünde bir bağdır. Çünkü o, dini inançtan/imandan ileri gelir ve onunla beslenir ve güçlenir. İslam kardeşliği o kadar güçlüdür ki, başka hiçbir kardeşlik ve dostluk onun yerini dolduramaz.

            Yüce Allah’ın ve kutlu Peygamberinin İslam kardeşliğine bu kadar büyük değer ve önem vermiş ve Müslümanlar arasında bu kardeşliğin mutlaka gerçekleştirilip sürdürülmesini istemiş olmalarının en önemli sebebi, bu din binasının Tevhid temeli üzerine kurulmuş olmasıdır. Tevhid dini İslam bütün mü’minlerin duygu, düşünce, tavır, kader ve sevinç olarak tek bir vücut olmalarını ister. Peygamberimiz (sav)’in “Mü’minin başka mü’minle olan durumu, taşları birbirine kenetlenip perçinleyen duvar gibidir.” “Mü’minler birbirlerine acımada, sevmede ve yardımlaşmada beden gibidirler. Bedenin herhangi bir organı hastalanacak olsa, derhal öteki organlardan da uykusuzluk ve ateş ile onun acısına ortak olurlar.”

            Oysa ırkçılık ve asabiyet biraz önce saydıklarımızın tam zıddı üzere ikame edilen hastalıklı, parçalayıcı ve ötekileştirici  lanetli bir zihniyettir. Tarafgirlik davasıyla ümmetin çer çöp gibi parçalandığı aşikârdır. Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayı meşru gören ırkçılık, aileleri, kabileleri, cemaatleri ve milletleri de kendi içinde parçalar. İnsanlık tarihi asabiyetin kan ve zulüm kokan dehşet hatıralarıyla doludur. Özellikle ülkemizde cahili hâkim ideoloji mutluluğu belli bir etnik kimlikte görerek kendinden olmayanı dışlamaktadır. Irkçılığın çağdaş versiyonu ulusçuluk üzerinden farklı ırktaki insanlar bu topraklarda bin küsur yıldır kardeşçe yaşamalarına rağmen birbirine ötekileştirilmekte, inkâr edilmekte, zulüm görmekte ve ayrılık tohumları ile anaların ağlaması devam ettirilmektedir.

Batılı hayat tarzı, yani modernizm İslam dünyasında itikadi ve siyasi alanlardaki iç çürümüşlükten de yararlanarak kendi cahiliyesini Müslüman kitlelere dayattı. İslam coğrafyasında körüklenen Türk, Arap, Fars, Kürt, Arnavut, Berberi, Beluci vd. ulusçuluklar tamamen sanal ve Avrupa emperyalizminin ürettiği ve teşvik ettiği hareketlerdi. Bugün tüm yakıcılığı ile devam eden ve ülkemizde kardeşi kardeşe kırdırma projesi olan Kürt sorunu da, ulus kimliğin üst bir kimlik olarak dayatılması sonucu doğmuştur. Biz Müslümanlar üzerine düşen ise, gerekçesi ne olursa olsun arası bozulan iki kardeşin, grubun veya ırkın arasını İslam’ın hak ve adalet ölçülerine göre düzeltmektir. Bu takvanın gereğidir. Aksi halde merhametten mahrum kalırız ve cahiliyeye gerisin geriye döneriz.

            Ümmet ırkçılık belası ile bir çıkmaza sokulmaktadır. Çare bellidir: İçi vahiyle doldurulmuş, kuşatıcı, adil, her türlü zulme ve şirke “La” diyen, şefkat ve merhamet temelli bir “İslam kardeşliği.”

            Biz “Kendin için ne istiyorsan kardeşin içinde onu iste” düsturuyla hareket etmeliyiz. Bir Türk kendisi için neyi talep ediyorsa, Kürt kardeşi için de aynısını talep etmekle mükelleftir. Aksi takdirde hakkını alamayan kardeşlerimiz cahili ideolojilerin peşine düşüp hak talep edeceklerdir ve bu durumda tüm Müslümanlar vebal altına gireceklerdir.

            Kur’an, İslam kardeşliğini bütün Müslümanların aynı duygular etrafında birbirlerinin hak ve menfaatine saygı göstermek ve hatta gerektiğinde onları müdafaa etmek üzerine bina etmiştir. Çünkü ilahi irade bütün Adem çocuklarına hitap etmektedir ve herkes için rahmettir. Irk, renk, kabile ve desen ayırtımı yapmadan hepsini Kur’an’i değerlere (Hablullaha) çağırmaktadır.

            “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın.” (Ali İmran 103) ayetindeki Hablullah’ın (Allah’ın ipi) Allah’a izafe edilmesinde şunu anlamak mümkündür: İslam kardeşliğinin ihtiva ettiği değerler hem zihinsel hem de pratikte kabul edilse ve ihlal edilmelerine müsaade edilmese, Müslümanların birbirlerinden kopmaları, parçalanmaları, birbirlerine zulüm etmeleri ve birbirlerine silah çekmeleri mümkün olmayacaktır. Çünkü kardeşlik kavramının muhtevasında kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de isteme, adaleti ikame etme ve hakları korumada mazlumun yanında yer alma görev ve sorumluluğu vardır.

            İslam, ırk, bölge ve rengi İslam kardeşliğinin temel ilkeleri olarak kabul etmemektedir. Fakat bu, İslam’ın, bu farklı ırkları ve renkleri görmezden gelmiş olduğu anlamında değildir. Bilakis İslam ırkların ve farklı desenlerin insanlığın doğal yapıları olduklarını kabul eder.İslam, sadece Müslümanların değil bütün insanların dünyada sorunsuz bir şekilde beraber, kardeşçe yaşama projesidir. İslam ne hayaldir ne de hayali bir dünyanın içine hapsedilen bir dindir. O hayatın ta kendisidir. Dolayısıyla İslam kardeşliği de hayal değil hakikattir.

            Düşmanın galibiyeti güçlülüğünden değil ırkçılık vb. sinsi planlarla bizim aramıza tefrika sokmasından. Sağcı solcu, alevi Sünni, Kürt, Türk, Arap vs. aksi biz iki milyara varan ümmet İslam kardeşliğini tam kavrayıp güç birliği yapsak bu gün bize yaşatılan hiçbir olumsuzluğu hem kendimiz yaşamaz hem de dünya insanlığının da dertlerine çare oluruz.

            Biz Müslümanlar İslam kardeşliğini ve ümmet bilincini her zaman hatırlayacak ve hatırlatacağız inşallah. Bu toprağın çocuklarına İslam kardeşliğini hatırlatan kimselere, “Kardeşlik edebiyatı yapma!” diyenlere bir çift sözümüz olmalı: Siz şeytanın ve şeytani güçlerin meccanen taşeronluğunu yapıyorsunuz! Sizi kimlerim devşirdiğini biliyoruz! Size ve sizi devşirenlere diyoruz ki: Bin yıllık gerçeği yüz yıllık yalana yedirmeyeceğiz! Selahaddin Eyyubi ile Fatih Sultan Mehmed’i ayırmayacağız. Dua okurken, İskilipli Atıf’ı bir elimize, Nurs’lu ve Palu’lu Saidleri öbür elimize koyacağız! Her rekâtta “İhdine's-sıratal- müstakim” (bizi dosdoğru yola yönelt) derken, ayetteki BİZ’i Allah’ın tarif ettiği gibi kabul edeceğiz. Allah’ın BİZ tarifinin yerine ırka, renge, kavme, kabileye, ulusa, soya, boya, mezhebe, meşrebe, tarikata, partiye, cemaate, cemiyete, kliğe, ekole dayalı BİZ tanımlarını geçirmeyeceğiz. Bunu yapan holiganları, şu hakikatı haykıran Allah Resulüne havale edeceğiz: “asabiyete çağıran bizden değildir”

            Sonuç olarak Müslümanlar, İslam kardeşliğini hayali bir söylemden kurtarıp hakiki kardeşliğe dönüştürmelidirler. Kardeşlik bilinci, İslami bir zorunluluktur. Kardeşli bilinci, seviyeli bir İslam toplumunun gerek şartıdır. Kardeşlik bilinci, bütünleşme, 'birlikte var olmak' bilincidir.

Kardeşlik bilinci, ortak değerlerde buluşup, ortak hedefle kararlı yürüyüştür. Bu bilinç, kardeşlik ortak paydasında hayatı yeniden anlamlandırmaktır. Kardeşlik bilinci olmadan, cemaat oluşmaz... Kardeşlik bilinci, iman bilincinin pratik ifadesinden başka bir şey değildir. Bu bilinç; akide bağının kan, gen, renk ve toprak bağlarının önüne geçmesidir...

İslam'ın öngördüğü 'toplum' bir 'kardeş toplum'dur. Bu toplumu tehdit eden tehlikeleri gördükten sonra kardeşliği, yaşatmak sorumluluğu ile karşı karşıyayız.

Ne mutlu İslam kardeşliğini yaşayabilenlere. Ne mutlu üstünlüğün takvada olduğunu bilip Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirebilenlere. Bizleri kardeşsiz bırakma Allah’ım. Şimdi ırkçılığa karşı kardeşlik zamanı.



                                                                                                 
                                                                           İdris GÖKALP

30 Haziran 2016 Perşembe

HELAL VE TEMİZ YEMELİ



HELAL VE TEMİZ YEMELİ…

Allâh’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl ve temiz olarak yiyin. Kendisi’ne inanmakta olduğunuz Allah’tan korkup-sakının. (Mâide Sûresi, 88)

Sağlık, Allâh’ın, Rahmân sıfatının tecellîsi olarak dünyâ hayâtında insana verdiği en önemli nimetlerden biri. Ve şüphesiz îmân ile birlikte yaşandığında önemi daha iyi kavranır ve şükür vesîlesi olur. Peygamberimiz (sav) sağlığın cennet nimeti olduğunu şu hadîsiyle bildiriyor: “Zenginlik hoştur, takvâ ile olursa zarar vermez. Sağlık, takvâ ile olursa, zenginlikten üstündür. Sağlıklı olmak, cennet ni’metlerindendir.”
Din ahlâkından uzak ve İslâm’ın kazandırdığı ince düşünceden yoksun bir insan, maddî ve mânevî temizliği gerçek mânâda bilemez. Bu insan muhtemelen temiz olanı kirli olandan ayırtedebilecek ve pis olandan rahatsızlık duyacak bir şuura da sâhip olamaz. Ve elbette, Kur’ân ahlâkını yaşayan insanların temizlik konusunda olduğu gibi helâl ve haram yiyecekler konusundaki duyarlılıklarını anlaması da beklenemez.
Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helâl ve temiz olarak yiyin ve şeytânın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara Sûresi, 168) buyuran Allah, yine müminlerin temiz yiyecekleri seçtiklerini Ashâb-ı Kehf’in kıssasında da haber verir.

“… şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin…” (Kehf Sûresi, 19)

Kur’ân’ın, “O, size ölüyü (leşi)-kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeyecek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Bakara Sûresi, 173) âyetiyle kan, ölü ve Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvanlar ve domuz eti açıkça haram kılınır.

Domuzda, diğer hayvanlara ve insana oranla çok yüksek dozda üretilen büyüme hormonu ve antikorlar bulunur ve eti, çok yüksek oranlarda kolesterol ve lipid içerir. Ayrıca domuz etindeki sağlığa zararlı maddelerden biri de trişin parazitidir. Bu parazit, insan vücuduna girdiğinde doğrudan kâlp kaslarına yerleşerek ölümcül tehlike oluşturur.
Helâlinden yemenin sonuçları da olumludur. Yediğimiz her helâl lokma rûhumuzu parlatır, kâlbimizi temizler, vicdânımızı diriltir. Peygamberimiz (sav)’in müjdelediği gibi; “Ey insanlar! Şüphesiz ki Allah güzeldir, temizdir; ancak güzel ve temiz olanı kabûl eder.” (Tirmizî, Tefsir, 2/36, Edeb, 41; Daremî, Rıkak, 9; Ahmed b.Hanbel, age., II, 328.)
İbn-i Abbas (ra) şöyle rivâyet ediyor;

“Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olanlarını yiyin.” (Bakara, 168) âyeti, Resûlullâh (sav)’in huzûrunda okundu. Bunun üzerine Sa’d b. Ebi Vakkâs kalkıp şöyle dedi:

-Ey Allâh’ın Resûlü! Yüce Allâh’a duâ edin de beni duâsı kabûl olunan bir adam kılsın.

Bunun üzerine Resûlullâh (sav) ona şöyle buyurdu:

-Ey Sa’d! Temiz (helâl) şeyler ye! Duâsı kabûl olunan bir kimse olursun. Muhammed’in canını kudret elinde bulunduran Allâh’a yemîn ederim ki kişi haram bir lokmayı midesine indirir de bu sebepten kırk gün (duâsı) kabûl olunmaz. Hangi kulun eti (bedeni) haram, murdar ve fâizden büyüyüp gelişirse ateş ona daha lâyıktır.” (Ahmed b.Hanbel, age., III, 321, 399; Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risâle Yayınları, I, 361-362)

Rabbimizin bahşettiği helâl nimetler, harama düşürmeyecek kadar geniştir. Bediüzzaman’ın ifâdesiyle; “Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.”
İmam Gazâlî de bu konuda şu sözleri nakleder: “Bazen olur ki kulun kâlbi yediği bir yiyecekten dolayı ters çevrilir ve tıpkı tabaklanmış derinin büzülüp çekildiği gibi büzülüp çekilir de bir daha da eski durumuna dönemez… Biz başka değil sâdece helâl yiyecekleri yeriz. Bu sebepledir ki kâlblerimiz müstakim olur, hâlimiz aynı kalır, melekût âlemine muttalî olur ve âhiret âlemini müşâhede ederiz.”
“Ey elçiler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve sâlih amellerde bulunun; çünkü gerçekten ben yapmakta olduklarınızı biliyorum. (Mü’minûn Sûresi, 51) âyetinden anlıyoruz ki, sâlih amellerde bulunmak helâl ve haramlara dikkat etmekle alâkalıdır.

“İlim de hikmet de helâl lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helâl lokmayla meydana gelir. Bir lokma haset ve hileyi netîce verirse, cehâlete ve gaflete sebep olursa bil ki, o lokma haramdır. Hiç buğday ekilip de arpa hasat edildiğini gördün mü?”

ELİF NİSA

28 Haziran 2016 Salı

ÇOCUK VE NAMAZ



ÇOCUK VE NAMAZ
Namaz; mü’minin miracı, dinin gereği ve müslümanın özellikle zor ve sıkıntılı zamanlarındaki en büyük dayanağıdır. İslam’ın 5 şartından biri olan namaz Kelime-i Şehadetten sonra 2. şart olarak önümüze çıkmaktadır. Bu da yaşam tarzı olarak İslam’ı seçen bir insanın yapması gereken ilk ve en önemli işin namaz olduğunu ortaya koyuyor.
İslam’da şirk ve küfür kişiyi cehenneme sürükleyen en önemli 2 etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir mü’min bunlardan korunursa ancak cehennemden korunma imkanını elde eder. Küfür(yani inkar) ve şirk(yani Allah’a ortak koşmak) üzere ölmek demek, Allah’ın nimetlerle dolu cennetinden mahrum olmak demektir. Kişi bu hal üzere yaşamak ve ölmekten yüce Allah’a sığınmalıdır. Sadece Allah’a sığınmak yeterli değildir.
Bununla beraber insan, kendisini şirk ve küfürden uzak tutacak etkenlere sarılmakla mükelleftir. İşte o etkenlerden biri ve en önemlisi NAMAZ’dır. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terketmek vardır.” Yani namazı terk edenin bunlara her an düşme tehlikesi vardır. Namaz kılmayan bir müslümanın imanı pamuk ipliğine bağlı gibidir. Her an bu iplik kopabilir.
“Benim kalbim temizdir, yeri gelince Kuran’ımı okurum, özel gün ve gecelerde sabahlara kadar namaz kılarım” sözleriyle insan ancak kendini kandırmaktadır. Böyle söyleyenlere şöyle cevap verebiliriz: “Sizin kalbiniz, ayakları şişinceye kadar namaz kılan ve bunu cennetlik olduğu, kalbi temiz kılındığı halde hiç ihmal etmeyen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbinden de mi daha temiz? Elbette ki bu kabul edilmez bir bahanedir.
Ama namaz bir sabır işidir. Ayetin ifadesiyle Allah’tan hakkıyla korkanlar dışındakilere zor ve ağır gelen bir görevdir. İnsan bir şeyleri ayırt etme yaşına gelmeden evvel namaz ibadetini hayatına oturtmalıdır. Çünkü özellikle 10 yaşından sonra o yaşa edinilmemiş bir alışkanlık, kazanılmamış bir ahlakın kişinin ruhuna yerleşmesi zorlaşacaktır. Bu yüzden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem 7 yaşına gelen çocuklara namazı emretmemizi, 10 yaşına gelmelerine rağmen kılmazlarsa incitmeden hafifçe kaba yerlerine vurmamızı emretmektedir. Çünkü o yaştan sonra bir şeyleri öğrenmek ve uygulamak daha da zor bir hal alacaktır.
Çocuklarda ilk 7 yıl çok önemlidir. Kişinin hayatının temelidir ve bu yaş dönemi. Öyleki 40 yaşındaki bir insana “dün ne yedin?” diye sorsanız belki hatırlamaz ama 6-7 yaşında nerede ne yaptığını çok net hatırlayabilir. O yaştan sonra Kuran öğrenmeye kalksa belki yıllarını alır ama 6-7 yaşına kadar öğrendiği bir “Subhaneke” duasını asla unutmaz. Hiçbir şeyin hafızadan silinmediği bu dönem işte bu yüzden çocuklarımıza güzel alışkanlıklar kazandırma ve ibadet eğitimi verme açısından, çok önemlidir.
Öncelikle gözü önünde annesinin, babasının, dedesinin ve sevdiği diğer büyüklerinin 5 vakit namazını kılması, çocuğu, potansiyel bir namaz kılıcı yapar. Buna ÇEVRENİN ÖRNEKLİĞİ diyebiliriz. Çocuğun namaz kılmasını istiyorsak elbette ki önce bizim kılmamız gerekmektedir. Yoksa hiçbir etkisi olmaz. Peki sadece öncelik yeterli midir? Elbette ki hayır. Çocuklar elimize verilmiş nasıl istersek öyle şekillendirebileceğimiz bir hamur gibidir. Gideceği yönü bizim göstermemizi beklerler. Ama elbette ki hidayet veren Allah’tır. Ama bizim buna vesile olmamızı istemektedir.
Çocuklara namazı öğretirken dikkat edilmesi gerekenler;
1-BİLGİ: Yaş seviyesine göre içi doldurulacak namazın önemi, gerekliliği, farziyeti anlatılmalıdır. Bununla beraber ara ara namaz içindeki dualar ve sureler ezberletilmelidir. İlimsiz amel, amelsiz de ilim olmayacağından namaz ile ilgili bilgi verilmeli daha sonra amel etmesi için teşvik edilmelidir.
2-İKNA: Çocuğa içi doldurulmuş bilgiyi yüklemek yeterli değildir. Verdiğimiz bilgi konusunda onun vicdanına hitap ederek ikna etmemiz gerekmektedir. Vicdanına namaz kılması gerektiğini yerleştiren çocuk, annesi, babası veya bir velisi olmadığı zaman ve yerlerde de namazı bırakamayacaktır. Bu konuda güzelce ikna edilen ve kıldığı namazı sadece Allah için kılmaya alıştıran çocuk, öleceğini bilse namazından vazgeçmez. Ama namaz kılması gerektiğine kâni olmamış çocuk, sadece anne ve babasının zoruyla kıldığından, onların yokluğunda namazı ihmal edecektir.
Şu da bilinmelidir ki mesela 7 yaşındaki bir çocuk namaz kılma konusunda gevşeklik gösterip ihmal edebilir. Ya da kılmak istemediğini söyleyebilir. Anne babalar hemen pes etmeyip ben vicdanına bunu yerleştiremedim mi? diye düşünmemelidir. Çünkü bu, bir günlük bir iş değildir. Sabır ister. İkna etmekte zaman alır. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da “sabır ve namaz” ile Allah’tan yardım istemek gerekmektedir.
3-SEVDİRME: Eskilerden bazı büyüklerimiz anlatırlar. Kendilerine “Niçin namaz kılmıyorsun?” diye sorulunca, “ben küçükken camiye gittim. Hocam beni dövdü. Bir daha da ne camiye adım attım, ne de namaz kıldım” diye cevap verirler. Tabi ki bu bir bahane değildir. Ancak öğretici kişi nefret ettirmeden, sevdirerek namazı öğretmeye dikkat etmelidir. Çünkü birinin günahına sebebiyet vermek onu yapan kadar sebep olana da günah kazandırır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin” buyurmuyor mu? Öyleyse anne babalar veya eğitimciler bıkmadan, usanmadan, yorulmadan sabırla ve güzellikle namazı öğretmeli ve sevdirmelidirler. Yoksa ileri de kılmadığı her namazdan ebeveynin de bir payı ve günahı olacaktır. Allah muhafaza…
4-KOLAYLAŞTIRMA: Rabbimiz (c.c) İnşirah Suresinde 5. ayetinde 
“Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” buyurmak suretiyle insanın kolaylığa olan ihtiyacını dile getirmiştir.

Eğitimde usul kolaydan zora doğru ilerlemektedir. Bir şeyde eğer günah yoksa Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kolay olanını tercih ederdi. Çünkü insan tabiatı kolay olana yatkındır. Bu yüzden Rasûlullah “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” buyurmaktadır. Çocuğumuz 7 yaşına geldiyse artık yavaş yavaş günde 1 vakitte olsa namaz kılmaya başlamalıdır. Bu vakit ev durumuna ve çocuğa göre değişebilir. Mesela bu vakit “Akşam namazı” olabilir. Hem akşamları baba da evde olacağından hep birlikte cemaat yapılıp kılınabilir. Yaklaşık 9-10 ayda 1 vakit namaz eklenirse 10 yaşına gelince 5 vakit namaz alışkanlık haline gelir. Ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in emri yerine gelmiş olur. Bu yöntem birden 5 vakti kıldırmaktan daha etkili olabilir.
5-ÇETELE VE ÖDÜL: Özellikle yeni başladığı zamanlarda mesela bir haftalık bir çetele tutulup bir haftanın sonunda eğer bütün hepsi kılındıysa küçük bir ödülle çocuk ödüllendirilebilir. Ama çocuğu ödül yağmuruna tutmak da doğru değildir. Çünkü bir zaman sonra etkisini kaybedebilir. Bu ara sıra uygulanabilir. Ama çocuğa asıl ödülünü ahirette alacağı sık sık dile getirilmelidir.
6-CAMİ GEZİLERİ: Annenin, babanın müsait olduğu bir gün belirlenip namazın kılındığı yerler olan cami, mescidlere ziyaretler yapılıp ailecek namaz kılmak çocuğun üzerinde ayrı bir etki bırakacaktır. Dolayısıyla 6 ayda bir 1 yılda bir çocuklar camiye götürülmeli erkekler babasıyla kız ise annesiyle namaz kılmalıdır.
7- BABA OTORİTESİ VE ANNE SEVGİSİ: Öncelikle namazı kılması gerektiği ile ilgili anne baba hemfikir olmalıdır. Anne babanın bu konudaki ayrı düşünceleri çocuğun kafasını karıştırır. Anne baba hemfikir ise oturup bu konuyu ciddiye alarak aile toplantısı düzenlemeli ve çocuklarına nasıl namazı alıştıracakları üzerine düşünüp kararlar almalıdırlar. En son çare bu kararlar çocukla paylaşılmalıdır. Baba bu noktadan sonra otoritesini kullanmalı(tabiki döverek, nefret ettirerek değil) annede kararlı olduğunu belli edip sevgiyle namazı kılmasını sağlamalıdır. Babanın otoritesinden kasıt kararlılık, istikrar ve net olmaktır.
8-SABIR: Burada çocuktan; yani desteğimize ve hatırlamamıza ihtiyaç duyan tüm dünyası oyun olan tertemiz fıtratları bozulmamış, henüz bir şeylerin oturmadığı küçük insanlardan bahsediyoruz. Zikrettiğimiz bu maddeler uygulansa dahi namaz alışkanlığını kazanana kadar elbette ki çocuk; namazı unutacak, bazen istemeden kılacak, bazen mızmızlık yapacaktır. Bize düşen böyle durumlara net, sabırlı ve sakin olmaktır.
9- OYUN VE HİKAYE: Oyun ve hikayeler çocukların dünyasında çok etkin bir yere sahiptir. Namaza teşvik ederken bu ikisi kullanılırsa çok faydalı olacaktır. Mesela günümüzde namazla ilgili hikayelere ulaşmak oldukça kolay olduğu gibi bu tarz oyuncaklar bulmakta oldukça basittir. Bunlar temin edilip çocuklarımızı namaza alıştırma sürecinde bize yardımcı olmaları sağlanabilir.
Velhamdülillahi Rabbil Alemin…


25 Haziran 2016 Cumartesi

SOSYAL MEDYADAKI ÖLÇÜMÜZ



SOSYAL MEDYADAKI ÖLÇÜMÜZ
“İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar. İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf: 17–18)
“Rahman’ın kulları, onlardır ki; yeryüzünde mütevazi olarak yürürler. Cahiller kendilerine takıldıkları zaman, ‘selam’ derler.” (Furkan: 63)
Müslümanlar olarak hayatımızın bütün alanlarını Allah Teâlâ’nın rızasına uygun şekilde tanzim etmekle mükellefiz. Aileden topluma, okuldan çarşıya her yerde
İslam’ın ölçüsünü esas alarak hayatımızı sürdürmek gibi sorumluluklarımız vardır.
Ortaya çıkan her yeni durumu ya da vasıtayı Kur’an ve sünnet çerçevesinde değerlendirir, bizim için getirisi ve götürüsüne bakar ona göre istifade ederiz ya da terk ederiz.
Her kardeşimiz İslam’ın hakikatlerini insanlara tebliğ etmekle yükümlüdür. Bunu yaparken, daha çok insana ulaşabilmesi ve mesajını en etkili şekilde iletebileceği vasıtalardan istifade etmesi bu alandaki başarısını etkileyecektir. Büyük bir gelişim içerisinde bulunan iletişim teknolojisi davayı insanlara ulaştırmada istifade edilebilecek önemli bir alandır.
Günümüzde revaçta olan, kitleleri–özellikle de gençliği–peşinden sürükleyen sosyal medya, büyük bozulmalara ve yozlaşmalara yol açtığı gibi, iyi istifade edilebilirse İslam’ın mesajını gençliğe iletme ve çok sayıda insanı İslam’ın hakikatlerinden haberdar etme vasıtasına da dönüştürülebilir.
Birçok fırsatlar sunan sosyal medyanın aynı zamanda büyük zararları da bulunmaktadır. İslami hassasiyet gösterilmediğinde, haram ve helal sınırına riayet edilmediğinde ve günahtan kaçınılmadığında, fitne ve fesat yuvasıdır sosyal medya. Gençliği felakete sürükleyen ve ahlakı erozyona uğratan bu alana yönelenler İslami hassasiyetleri öne çıkarmaz ve İslami ölçüyü esas almazlarsa büyük felaketlerin dalgaları arasında kaybolup gidebilir. Zira sosyal medya vasıtasıyla büyük bozulmaların yaşandığını ve gençlerin ahlaksızlıklara sürüklendiğini sık sık duyabiliyoruz.
İslami kıstaslara riayet etmeyen ve Allah Teâlâ’nın her an kendisini gözetlediğinden, günahlarının görevli melekler tarafından bir bir yazıldığından gaflete düşen insanlar bu alanda büyük bir haram bataklığına saplanmaktadır. Bununla birlikte sosyal ağların insanlarda hafıza kirliliğine yol açtığı, sözlü öğrenme beceresini zayıflattığı, unutkanlığı arttırdığı, dinlenme beceresini bozduğu ve zihni gereksiz şeylerle meşgul ettiği de bilimsel olarak ispatlanmıştır.
Sosyal medyayı kullanan kardeşlerimizin amacı İslam’a ve Müslümanlara hizmet olmalıdır. Hiçbir kardeşimiz vakit geçirmek, eğlenmek, kendisine ait olan özel şeyleri tanımadığı insanlarla paylaşmak ya da başkalarının özel bilgilerinin ardına takılmak suretiyle sosyal medyaya açılmamalıdır. Zira her kardeşimiz, nefes alıp verdiği her anından sorumlu olduğunun, Allah Teâlâ’nın mahşerde her şeyin hesabını soracağının bilincinde olmalıdır. Sorumluluğunun bilincindeki her Müslüman, şahsiyetini muhafaza etmekle yükümlü olduğu gibi ahlaki onur ve erdeminden de ödün vermemelidir.
Sosyal medyadan istifade eden kardeşlerimiz, normal hayatlarında insanlarla nasıl konuşuyorlarsa ve nasıl yazıyorlarsa, sosyal medyada da aynı ölçüyü muhafaza etmek zorundadırlar. Toplum içinde konuşamadıklarını ve yazamadıklarını sosyal medyada da konuşmaktan ve yazmaktan kaçınmalıdırlar.
Kendimizle baş başa olduğumuz an, şeytanın en fazla vesvese verdiği ve insanı aldatmaya çalıştığı bir zaman dilimidir. Yalnız başımıza olduğumuz sırada; bilgisayar, tablet ya da telefonla internet dünyasına bağlandığımızda başkaları neler yaptığımızı bilmezse bile Allah Teâlâ’nın bizi gördüğünü ve yaptıklarımızdan haberdar olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Her tıklamanın, her kelimenin ve her davranışın kayıtlara geçtiğinden gafil olmamalıyız.
Kalemin ve yazdıklarının Allah Teâlâ katında büyük değeri vardır. Allah Teâlâ: “Nûn kaleme ve satır satır yazdıklarına and olsun” buyurarak kalemin ve kalemi tutanların yazdıkları üzerine yemin etmektedir. Bu denli kıymet arz eden kalemin yazdıklarının da temiz olması gerekir. Allah nezdinde büyük değeri olan kalemlerimizden kötü ifadeler sadır olmamalıdır. Müslümanların kalemi, sadece hak ve doğruluk çizgisinde kullanılmalı ve İslam’a hizmet etmelidir.
Dünyanın dört bir yanına ulaşmamıza sebebiyet verdiği için medyadan gereği gibi istifade ederek mesajımızı her tarafa ulaştırabiliriz. Hakkı önceleyen ve güzel bir üslupla ifade edilen mesajlar mutlaka etkisini gösterecek ve karşılık bulacaktır.
İnternet’in en büyük zararlarından biri, internete bağlananların harcadıkları uzun zamandır. Hedefleri bulunan ve Allah Teâlâ’ya kulluk için çabalayan insanlar değerli zamanlarını gereksiz ve boş yere harcayamazlar. İnterneti sadece işlerini yapma ve İslam’a hizmet yolunda kullanabilirler. Eğlenmek veya gereksiz gezintilerle zamanımızı buralarda heder etmekten kaçınmalıyız.
Sosyal medyadan istifade eden kardeşler şu hususlara dikkat etmelidirler:
Sosyal medyadan istifade edildiğinde; yalan bilgi, iftira, başkalarının mahremiyetlerini gözetleme ve ifşa etme, ayıp arama, söz getirip götürme ve insanların zihnini ifsat edici görüşlerin paylaşılması gibi davranışlardan kaçınılmalıdır.
–Söz, yazı ve ifadelerimiz İslami ölçü ve değerlere aykırı olmamalıdır. İnsanlarla karşı karşıya geldiğimizde yazamadığımız ve ifade edemediğimiz şeyleri sosyal medyada da kullanmamalıyız.
–İslam’a ve Müslümanlara hakaret eden birilerine cevap verildiğinde bile edebe dikkat etmeli, söz, ifade ve yazılarda her zaman ölçü korunmalıdır. Zira Müslümanlar cahillerle karşılaştıkları zaman onların seviyesine inemez, bilakis edeplerini muhafaza ederek gerekli cevabı verirler.
–Şahsımıza, çevremize ve sevdiklerimize yönelik haddi aşan üslupla yazan insanlara, yazdıkları ve kullandıkları üslup ile cevap verilmemelidir. Bilakis İslam dairesinde verilecek cevaplar ile kendilerine gelmelerine ve yanlışlarının farkına vararak tövbe etmelerine vesile olmalıyız. İslami şahsiyete yaraşır vakarımızı bu alanda da göstermeliyiz. Bu tip insanları muhatap almak bile onlara değer biçmek demektir. Böyleleri ile tartışmaktan uzak durmalıyız.
–Helal ve haram sınırına dikkat etmeli, şüpheli şeylerden uzak durmalıyız.
–Vakit israfından kaçınmalıyız. Sanal ortamlardan ihtiyaç miktarınca istifade etmeliyiz. Bu tür ortamlar hiçbir zaman bizi gerçek hayattan koparmamalıdır.
–Paylaşılan yazılara dikkat etmeli, İslami değerlere ve İslami hizmete aykırı paylaşımlardan kaçınmalıyız.
–Paylaşılan yazılar bizi ve kardeşlerimizi hukuki olarak sıkıntıya sokmayacak şekilde olmalıdır.
–Whatsapp kullanan kimi kardeşler, oluşturdukları grup dışında kimse tarafından görülmediğini sanmaktadırlar. Bunun böyle olmadığı, istendiği zaman bu hesaplara ulaşılabileceği unutulmamalıdır.
–Aynı sokakta, aynı semtte, aynı mahallede oturanlar, müstear isimlerle yazsalar bile zamanla bir şekilde birbirlerini tanırlar. Bu alanda otokontrol mekanizmasıyla birbirimizi sürekli olarak uyaralım. Ölçüyü kaçırdığımızda yanlış yapıldığını edep dairesi içinde birbirimize hatırlatalım. Netice olarak, sosyal medyanın kullanımı birçok hayra vesile olabileceği gibi şerlere de vesile olabilmektedir. Sosyal medyada daima İslami ölçü ve değerleri esas almalıyız. Rabbimiz bizi, iyi işlere aracılık eden, kötü işlerden kaçınan kullarından eylesin.
Allah’a emanet olun.
SÖZ VE KALEM DERGİSİ / NİSAN SAYISI BAŞYAZI

HAYATIMIZIN SÜSÜ VE İMTİHANI ÇOCUKLARIMIZ



HAYATIMIZIN SÜSÜ VE İMTİHANI ÇOCUKLARIMIZ

            İmtihan dünyasındayız. Vakit imtihan vakti. Çocuklarla imtihan edilmenin, onlarla sınanmanın yaman mı yaman olduğu bir vakit. Birçok şeyle imtihana tabi tutulduğumuz bu cahiliye çağında çocuklarımızla imtihan edilmek imtihanların en çetini olsa gerek. “Biliniz ki, servetleriniz ve çocuklarınız birer imtihan vesilesidir ve büyük mükafat Allah katındadır.” (Enfal 28) diye buyuran Allah (cc) mallarımızın ve çocuklarımızın bizler için birer sınav aracı olduğunu buyurmaktadır.

            Çocuklar, hayatımızın süsü, Allah’ın insana birer hediyesidir. İnsanlar onları görünce yüzü güler, gönlü rahatlar ve içi coşar. Onlarla konuşunca insan zevk ve sevinç duyar. Onlar bu dünyanın çiçeğidir. İşte biz Müslümanlara düşen en büyük görev bizlere nimet olarak verilen çocuklarımızın belaya dönüşmesinin önüne geçmektir. Müslüman aileler, salt çocuk sahibi olmak ve bununla övünmek yarışına girmez. Çünkü anne ve babalar bilirler ki mal ve çocuk ile övünmek cahiliye adetlerindendir. “Bilinmelidir ki inkâr edenlerin ne malları ne de evlâtları Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlayacaktır. İşte onlar cehennemin yakıtıdır.”(Ali İmran 10)

            Eğitim sisteminin eritim sistemi haline geldiği, ilahi ve aşkın değerlerimizin sekülerizmin ve kapitalizmin ruhsuz atmosferine kurban edildiği bir demde, nesillerimizi yetiştirmenin kolay olmadığını biliyoruz. Bu çağda imtihanımız daha da zor elbette. Elimizden kayıp giden nesillerimizi, masumiyetini yitiren çocuklarımızı, televizyonun ve internetin insafına terk edilen ciğerparelerimizi gördükçe sorumluluğumuzun ağırlığı daha bir belimizi büküyor. Ve biz anne ve babaların imdadına yine yüce Kitabımız Kuran ve peygamberimizin şahika ve şahane örnekliği yetişiyor.

            Anne ve babalar, çocuklarının nasıl ki yeme içme, giyinme, barınma ve iş edinme gibi ihtiyaçlarını üstleniyorlarsa; bütün bunlardan daha önemlisi; Allah’ın emir ve yasaklarını öğretmekle de sorumludurlar. Rabbimiz: “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun”(Tahrim 6) buyuruyor. Önderimiz (s.a.v.) de bu konuda: “Hepiniz gözetleyicisiniz ve hepiniz, gözetiminiz altındakilerden sorumlusunuz” buyuruyor.

Anne ve babalar, salih bir evlat yetiştirmek için gayret göstermişlerse; ölseler dahi o çocuklar her güzel davranışta bulunduklarında  amel defterleri açılır; baba ve anasına da sevap yazılır. Anne ve babalar, kötü bir evlat yetiştirmişlerse; o çocuk her günah işlediğinde; anne ve babasının amel defterleri açılır; onlara da günah yazılır.

Elbette “Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.”(Fatır 18) ve “Herkese kazandığının karşılığı verilir.” (Mumin 17) Anne ve babalar da çocuklarının günahlarından sorumlu tutulmazlar: Peygamberimiz: “Babanın suçundan evladı sorumlu değildir. Baba da oğlunun suçundan sorumlu tutulmaz” buyuruyor. Ancak, anne babanın ve çocukların müştereken üstlendikleri sorumlulukları vardır. Unutmamak gerekir ki günaha aracı olmak ta günahtır. Bu durum yukarıdaki naslarla çelişmez kanaatindeyim. Şöyle ki; Bir baba, küçük yaştan itibaren çocuğunu, yalana alıştırmış, insanları nasıl dolandıracağı konusunda eğitmişse; karşısına alıp içki içmiş, kumar oynamışsa; eve, kötülüğe teşvik eden kitap, dergi ve gazete getirmiş, ahlak dışı TV kanallarını açıp seyrettirmişse;  bunlarla çocuğunu tanıştırmış fakat vahiyle ve Resulle tanıştırmamışsa; sorumlulukları konusunda hiçbir şey öğretmemiş hatta öğrenmesine engel olmuşsa (ki; bunu yapan bazı babaları tanıyorum); evet, bu baba, çocuğun işlediği kötülüklerden sorumlu olmayacak mı?  Baba veyahut ta anne, çocuğunun işlediği suçtan ziyade o suça dolaylı yoldan sebep olduğu için sorumludur diyebiliriz.

Öte yandan sorumluluğunun idrakinde olan bir baba, çocuğunu Vahiyle tanıştırmak için gayret sarf etmiş; kötülüklerden uzak tutmak için yorulmuşsa; (Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden korumaya çalışmışsa); mükâfatını biiznillah görecektir. Nisa:4/85. ve Nahl:16/25. ayetlerde Rabbimiz, iyiliğe de, kötülüğe de aracılık edenlerin (şefaatçi olanların) bu fiillerinin karşılıksız kalmayacağını ifade buyuruyor.

         Çocuklarımız bizler için zorlu bir imtihandır. Rabbimiz, Enfal suresi 28. ayetteki gibi Teğabün suresi  15. ayette de “Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır; Allah katında ise büyük bir mükafat vardır.” buyurmuştur. Rabbimiz bu verdikleriyle bizi sürekli denemektedir. Mallarımız, mülklerimiz, oğullarımız ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını güzel yapmak zorundayız. Eğer bir imtihan sebebiyle bize verilen mallarımız ve çocuklarımızla ilişkilerimizi Allah’ın istediği biçimde ayarlayamaz ve onların altında ezilirsek, dünya bize hakim olursa, bu sahip olduklarımız bize Allah’ı, ahireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı kaybettik demektir.

            Yani bu Rabbimizin bize verdiklerini imtihan sebebi bilmez de, mutlak gâye olarak görmeye başlarsak kaybetmişiz demektir. Ama bütün bu sahip olduklarımızı bize bir imtihan sorusu olarak Allah’ın verdiğinin bilinci içinde onları Allah’a kullukta kullanmayı becerebilirsek, çocuklarımızı  Allah’ın istediği bir yöne yönlendirebilirsek, işte o zaman imtihanı kazanmışız demektir. Eşimizle, malımızla, oğlumuzla, kızımızla Allah’a itaate ve cennet kazanmaya yönelebilirsek, unutmayalım ki Allah’ın öbür taraftaki mükâfatı çok büyük olacaktır. 

            Çocuklar da imtihan vesilesidir. Nesebinin sıhhatiyle, dünyaya gelişinden itibaren nafakasının teminiyle, diğer ihtiyaçlarının giderilmesiyle, korunup gözetilmesiyle, gösterilmesi gereken ilgiyle, sevgiyle... Edeb, terbiye ve eğitiminin hak yolda sarsılmadan ilerleyebilecek şekilde yapılıp-yapılmasıyla veya yapılması için gereken gayretin gösterilip-gösterilmesiyle. Onların hatalarının doğrultulması için sarf edeceğimiz gayretlerle. Bu hataların savunulup savunulmamasıyla... Bizi doğrularımızdan koparıp koparamamasıyla... Allah'a olan vazifelerimiz konusunda bizi meşgul edip etmemesiyle. Kibir ve gurur kaynağımız olup olmamasıyla. Ahireti unutturup unutturmamasıyla. Onlara göstereceğimiz sevginin sadece dünya menfaatlerine bağlı olup olmamasıyla...

            Ne mutlu, dünya süsü ve imtihanımızın bir parçası olan çocuklarımızı Aziz dinimiz İslam’ın ahlaki düsturları ile terbiye edenlere. Ne mutlu hayırlı geleceklerimizin mimarı çocuklarımızı İslam’ın hadimi olarak yetiştirenlere. Ve ne mutlu çocuklarımızı Kur’an’ın ve Sünnetin evrensel öğretileriyle tanıştıran anne ve babalara…

                                                          
                                                                                                                                                                                            İdris GÖKALP