11 Şubat 2016 Perşembe







HER ŞEHİD BİR ADIMDIR ZAFERE!

Nice ölü kalpler vardır ki şehitlerin ilginç hayatlarını dinlemek suretiyle dirilmiştir. Nice yolunu kaybetmiş kimseler şehitlerin hayatını okuduktan sonra doğru yolu bulmuştur. Nice gafil ve günahkârlar şehitlerin hayatından etkilenip, Rabbine dönmüştür.
Şehadet ve Şehid kavramlarının batıl ideolojiler tarafından sinsice kullanıldığı günümüz Türkiye’sinde, duyarlı müslüman kardeşlerimizin hafızalarını tazelemek ve Allah yolunda şehit olan örnek şahsiyetlerin mücadelelerini hatırlatmak gerekiyor.
İşte  Şubat ayı birazda bu hatırlatmaya vesile olduğu için bizim için ayrı bir önem arz ediyor.
İslam toplumunda kardeşlik, vefa, sevgi, adalet gibi önemli değerlerin kaybolduğu, ilimden ve cihaddan uzaklaşılıp seküler ve kapitalist bir hayatın benimsendiği günümüzde şehadeti ve şehidlerimizi hatırlatmak, şehadeti gündeminden çıkaran Müslümanlar için ayrı bir önemi haiz olsa gerek. 

         Komutan Bilal’in kardeşlerini korumak için mevziden canı pahasına fırlamasını, Ahmet Yasin’in tüm olumsuzluklara rağmen hakkı haykırmasını, Metin Yüksel’in mücadele azmini, Hz. Ömer’in adaletini, Abdullah Azzam’ ın ilmi ile amel etmesini, Seyyid Kutub’un Tağut’a boyun eğmeyişini, Hattab’ın cesaretini, Şamil’in destansı direnişini, İskilipli Atıf’ın takvasını, Bülent Tuna’nın ihlasını, Cevahir Çağlar’ın örtüsünü, Şeyh Said’in kıyamını, Mervan Hadid’in sabrını ve Suriyeli kardeşlerimizin asrın firavununa karşı onurlu direnişini kendi nefsimiz başta olmak üzere duyarlı tüm kardeşlerimize bu ay vesilesi ile hatırlatmak gerekiyor.
Şehadet ; İslam’ın özünde Peygamberlikten sonra gelen en yüce makamdır.
Şehidlerin Sultanı (sav) şöyle buyurmuştur :
‘’Allah’a yemin ederim ki ; Allah yolunda cihad ederken şehid edilmeyi,sonra tekrar diriltilip tekrar şehid edilmeyi,sonra yine diriltilip yine şehid edilmeyi ne çok isterdim.’’
Şehadet’i anlatamaz diller,anlatamaz sayfalar,satırlar.
Sadece şehidin yüzünde gülümseyiş anlatır O’nu.
İşte mutluluktur bu !
Aşkla Rahmana kavuşmaktır bu !
Derler ki ; ‘’ Neden bu kadar arzular bazı kimseler Şehadeti? ‘’
Denilir ki :‘’Aşkını canınla ispatlamak, ölürken dirilmek ve aydınlatmak çağları, hiç arzulanmaz mı ?’’
Şehadeti gönülden isteyenler ve Şehidçe yaşamak için çabalayanlar, Şehadete kavuşmanın mükafatını bilirler. Şehadet ; aydınlık bir hayatın başlangıcıdır. Ve ölümünle çağları aydınlatmaktır. Bunu bildiği için ‘’Şehadet bir Çağrıdır Nesillere ve Çağlara’’ demiştir Metin Yüksel…
Ve şehidler sanki uykudadırlar. Sanki biraz sonra uyanacakmış gibidirler..
Yüzlerinde huzur anlatır bunu.
Bu vesile ile tüm aziz şehitlerimizi rahmetle anıyor ve şehit olan önder ve örnek şahsiyetlerin şehadet ile ilgili sözleri ile noktayı koymak istiyorum.
         “Gâyemiz Allah’tır, önderimiz Rasûlullah’tır. Anayasamız Kur’an, yolumuz cihaddır. En yüce temennîmiz Allah yolunda şehîd olmaktır.” (Şehid Hasan el-Bennâ)
“Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla... Fikirlerinin, kan ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla... ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’ olduğunu fütur etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri şartıyla...”
Eğer idamı hak etmiş olarak Hakk’ın emri ile ipe çekiliyorsam, buna itiraz etmem haksızlıktır. Eğer bâtılın zulmüne kurban gidiyorsam; bâtıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!” (Şehid Seyyid Kutub) 
“Ey İslâm dâvetçileri! Ölüm tutkunu olun ki, size hayat bağışlansın. Sakın amelleriniz sizi aldatmasın, aldatanlar sizi Allah ile aldatmasın. Okuduğunuz kitaplar, devam ettiğiniz nâfileler sakın sizi aldatmasın!” (Şehid Abdullah Azzam) 
“Zulüm, kısmak istediği sesi nâra yapar. Ve bazı ölüler, yaşayanlardan daha yüksek sesle konuşur.” ( Şehid Malcolm X)
“Biz elbette Rabbimize döneceğiz. Beni bu değersiz dallarda asmanıza karşı pervam yoktur. Muhakkak ki yolum İslâm ve Allah içindir.” (Şehid Şeyh Said)
Selam olsun hayatını Kudüs'e adayan Ahmed Yasine...Selam olsun rahatından vazgeçerek yarınların sahibi olmak isteyen Hasan El Benna'ya...Özgürlüğün bayraktarı Malcolm X e selam olsun...Kırk bin Hama Şehidine selam olsun…Şehadeti tüm nesillere ve çağlara aktaran Metin Yüksellere Selam olsun…Çağdaş firavunlara karşı eğilmeyen Abdulkadir Mollalara Selam Olsun…Selam olsun tağutun hükmünü onaylamayan Seyyid Kutuplara…El Halil şehidlerine selam olsun…İslami hareketin önderlerine,yollarımızı aydınlatanlara selam olsun… Çağa şahidlik edenler Suriyeli mücahid kardeşlerimize ve sırasını bekleyenlere selam olsun…

Cenabı Hak’tan bizleri kendi yolundan ayırmamasını ve şehidlerimizin mertebesine ulaştırmasını niyaz ederiz.
Unutmayın... Her Şehid Bir Adımdır Zafere!

İDRİS GÖKALP


9 Şubat 2016 Salı


 

HANSA HATUN
 
Amr b. Hâris’in kızı meşhur şair Hansa RadiyAllahu Anha şiirde dev bir kadındı, İslamiyeti kabul etmeden önce felakete/musibete tahammül edemezdi. Hansa, kardeşinin ölümü üzerine yazdığı mersiyelerle cihanı ağlatmıştı. Hansa’nın kardeşi Sahr için ne kadar gözyaşı döktüğü malumdur. Günlerce, aylarca kabri başında yas tutmuştur. Hatta onun üzüntüsü Araplarda, Arap dilinde kendisine yer bulmuştur. Kişi bir şeye çok üzüldüğü vakit Hansa’nın üzüntüsü örnek olarak verilir ve اشد حزنا من الخنساء علي صخر  “Üzüntüsü Hansa’nın (kardeşi) Sahr’a olan üzüntüsünü geçti.” Denir. Hansa kendisine isabet eden bu musibete o kadar gözyaşı dökmüştür, ağlamaklı olmuştur ki,  yüzünde bazı izlerin gözyaşı dökmekten olduğuna dair tarih kitaplarında kayıtlar vardır.

Hansa Hatun o gün için henüz cahiliyenin karanlıklarından kurtulamamış, âlemlere rahmet olsun diye gönderilen Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği hidayet rehberiyle müşerref olmamıştı. Yani onun nefes alıp verdiği atmosferin adı “cahiliye” idi.  İslam’la müşerref olduğunda birdenbire değişti. Çünkü İslam onu baştan inşa etmiş ve ona İslamî Şahsiyet kazandırmıştı. Artık dünyaya başka pencereden bakıyor ve dolaysıyla mutluluğu/saadeti Allah’ın rızasında arıyordu. Hem de nasıl değişti! Cahiliyede iken kardeşine mersiyeler düzen, kardeşinin kabri başında üzüntüsünden harap olan Hansa Hatun daha sonra Müslüman olduğunda, saadet anlayışı değiştiğinde daha doğrusu mutluluğu Allah’ın rızasında aramaya başladığında dört oğlunu birden Kadisiye Muharebesi’ne gönderebiliyor ve bundan da zerre miktarı pişmanlık ve hüzün duymuyordu. İbn Esîr’in Üsdü’l Gâbe adlı eserinde geçtiği üzere nakledecek olursak oğullarıyla geçen konuşma şu şekildedir:

“Benim kahraman evlatlarım! Gireceğiniz savaşta bu asaletinize uygun bir cesaret ve kahramanlık bekliyorum. Din düşmanlarına ilk hücum eden sizler olmalısınız. Sizlerin arkada değil, daima en ön safta çarpıştığınızı duymalıyım. Bu sözlerden sonra çocuklarını ayrı ayrı kucaklayan Hansa Hatun, ilave ederek diyor ki: Ya İslam’ın zafer bayrağını Kadisiye’de dalgalandıracaksınız yahut da din uğruna şehit olduğunuzu duyacağım! Nitekim öyle olmuştu. Hasta yatağında yatarken dört oğlunun şahadet haberi getirilince: Yani ben simdi şehit anası mı oldum? diye soruyor, evet, dört şehit anası... diyorlardı. Tekrar soruyordu: Zafer kimlerde? Zafer Müslümanlarda, şimdi Kasidiye’de İslam’ın bayrağı dalgalanıyor. İslam’ın bir zaferi için dört oğlum feda olsun diyen Hansa Hatun ellerini açarak şöyle yalvarıyordu: Ya Rabbi! Bana emanet ettiğin dört kahramanı yine senin dinin uğruna feda etmiş bulunuyorum. Artık beni şehit anaları defterine kaydet. Benim için şehit anası olmak kâfi ikramdır. Bunu Benden esirgeme!”

Nereden nereye… Evlatlarını Allah yolunda toprağa vermiş olmasını bir ikram olarak görüyor.

Görüldüğü üzere saadet anlayışı hayata bakış açısına göre farklılık arz etmektedir. Mutluluğu maddi hazlardan ibaret görenler mutluluk verecek olan şeylerin ardına düşerlerken, saadetin/mutluluğun Allah’ın rızasında olduğuna inananlar ise O’nu razı etmek adına bütün fedakârlığı yaparlar.

8 Şubat 2016 Pazartesi



 
HAYATA ŞAHİTLİK ETMEK


 Hayat, amaçlarıyla, amaçları doğrultusunda yaşanarak ve amaçlarına uygun bir şekilde son bulmasıyla anlamlıdır, onunla değerlidir. Amaçsız bir hayatın insana yakışan bir hayat olamayacağı apaçık bir gerçektir. Esasen ancak anlam yüklü bir hayat yaşayabilenler, hayatlarına verdikleri anlam doğrultusunda kendilerini aşarak başkalarına faydalı olabilirler.

Bir Müslüman için hayat, İslâm’a uygun yaşandığı oranda değerli bir anlama sahip olur. İslâm’a uygun olarak anlaşılamayan ve yaşanamayan bir hayatın değeri de yoktur. Allah’ın aziz dini İslam, müntesiplerine kuru bir iman telkininde bulunmaz. Yaşadığımız an ve mekân ne kadar cahiliye karanlığı içinde olsa da, dinimiz hayatın tam ortasından, aktif bir iyilik anlayışıyla hayata şahitlik etmemizi ister. Vahyi ve nebevi bilinci kuşanmış mü’minleri bekleyen bu ağır sorumluluk insanlığın kurtuluşu için olmazsa olmazlardandır. Nebevi hareket metodunu içselleştirmiş mü’minler, Peygamber’in (sav) içinde yaşadığı toplumda,  vahyin aydınlığı doğrultusunda şahitlik yaparak nasıl bir toplumsal inkılap gerçekleştirdiğini gayet iyi bilmektedirler.

            Şahit, doğrulayan, ispat eden demektir. Allah’a, varlığına, birliğine, kitabına, peygamberine iman eden bir mü’min, diğer insanların görebilmesi, örnek alabilmesi için bunun vecibelerini ortaya koymalıdır. İmanından kaynaklanan adaleti, doğruluğu, temizliği, eminliği, kıyamı sergilemeli ve insanlar üzerinde şahitler olabilmeyi hedef edinmelidir. Şahitliğin tasdik makamı kalptir ve kalbin en büyük şahitliği Allah’a imandır. Müslüman imanı ve İslami kimliği gereği karşılaştığı problemlere yönelik rengini belli etmeli, şahsiyetli ve ilkeli bir tavır ortaya koymalıdır. Şahitlik  bunu gerektirir.  “Böylece sizi orta yolu benimseyen bir ümmet yaptık ki, siz insanlara şahit (örnek) olasınız ve peygamber de size şahit (örnek) olsun…” (2/Bakara 143) İmtihanımız, bu şahitliği ortaya koyup koyamadığımız oranda anlam kazanır.

 
            Şahitlik hayatta pasif değil aktif olabilmektir, güdülen değil adalet üzere yöneten olmaktır. Şahitlik adaleti hakim kılmaktır. Rabbimiz Mü’minlere “Ey iman edenler! Allah için şahitler olarak adaleti yerine getirenler olun” (Nisa 135) buyurmaktadır. Şahitlik hayata müdahil olmaktır. Zulme, haksızlığa, tuğyana, günaha, yalana ve şirke müdahale… Müdahale ve mücadelenin alanı hayatın tümünü kapsamaktadır. Mü’min birey itikadi, ibadi, siyasi, ekonomik ve toplumsal şirkleri ortadan kaldırmakla mükelleftir. Allah’a karşı sorumluluklar, gerektiğinde gece gündüz, gizli açık malından harcamayı, gerektiğinde hicret, gerektiğinde ölmeyi zorunlu kılabilir. Evet, asrın garibi Müslüman için hayata şahitlik etmek kolay değil. Yol dikenler ve engellerle dolu; lakin nebevi mirası devam ettirmek ve Allah’ın cennetine talib olmak için elzem bir durum bu.


            Bir hırka, bir lokma anlayışını reddeden dinimiz, çarpıtılmış zühd anlayışına, bidat, hurafe ve içinde şirki barındıran tasavvufi ritüellere, bununla birlikte insanı miskinleştiren ve pasifleştiren mistik yaşantıya karşıdır. Bu karşı oluş Kur’an’ı hakkıyla okuyan her Müslüman tarafından tüm çıplaklığı ile müşahede edilecektir.

 
            Kur’an’ın bir hayat kitabı olduğunu ve hayatın her anına ve alanına hayr ve adalet üzere müdahale ettiğini bilen Müslümanların yaşadıkları hayatta pasif olmaları beklenemez. Mü’minler bir haksızlık, kötülük ve zulüm gördüklerinde bunu elleriyle veya dilleriyle engellemeleri gerektiğini, bu da olmuyorsa hiç değilse kalben bu fiilleri çirkin görmeleri gerektiğinin bilincindedirler. Müslümanlar iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak gibi ilahi bir misyon ve sorumlulukla mükelleftirler.


            Hayata tevhid ve adalet üzere şahitlik yapmak gerekir. Tevhid, İslam inancının temel şiarıdır. Müslüman, kalbini ve zihnini asrın modern putlarından tevhidin nuru ile temizleyebilir. Tevhid abı hayattır. Ölü kalpleri diriltir; insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Tevhidin ve adaletin bireysel ve toplumsal hayatta tesisi ancak hayata hakkıyla şahitlik yapan muvahhidlerin eliyle mümkün olacaktır.


            Mü’min vahyin şahididir. Bu şahidlik ilahi iradenin müslümana yüklediği asli sorumluluktur. Yüce Kitabımızda mü’minler: "Rabbimiz! İndirdiğine inandık, Peygambere uyduk; bizi şahid olanlarla beraber yaz". (Ali İmran 53) dediler. Vahyin ve İslam’ın şahidliği, kınayanın kınamasına aldırmadan, mazlum ve mahrumun hakkını korumak, haksızlıklara karşı koymak, doğruların modeli olmak, kısaca tüm insanların takip edeceği bir yol çizmekle mümkün olacaktır.

 
            Şahitlik etmek İslam’ın tanığı olmak demektir. İslam ortaya konulan canlı tanıklıklarla açığa çıkar, sessizliği bozar, cahiliyenin gerçek yüzünü, sömürgen, köleleştirici taraflarını deşifre eder. Şahitlik, hayatın çeşitli aşamalarla dolu bir imtihan olduğu bilincini taşımaktır; zalimlere karşı en üstün konum alıştır.


Rabbimiz bizleri hayata hakkıyla şahitlik edenlerden eylesin. Kuran’ın ve Hz. Resul’ün sünnetinin rahlei tedrisatında ömür tüketerek hayata şahitlik edenlerden eylesin. Rabbim müslümanca yaşamayı ve iman üzere ölmeyi nasip etsin. Hz. Ömer’in güzel duasıyla bitirecek olursak: “Allah’ım bizleri şehitlikle rızıklandır.”

 

 

                                                                         İdris GÖKALP

 

 
 
 
DERS HALKALARI

 

Hayat bizim için bir mektep değil midir? Ömrün her saatini bir ders hükmünde değerlendirmek gerekmiyor mu? Dünya bir sınav salonu ise bu salonda gökyüzünün öğrencisi olduğumuzu nasıl unutabiliriz? İşte bu bilinçle bizim de derslere başlamamız lazım

 “Tefsir dersleri” ve “Siyer sohbetleri”ni yaygınlaştırmak durumundayız… Söz medeniyetinin çocukları, kadim sohbet geleneğinden beslenen bizler için en güçlü damar; ders halkalarıdır… Her birimizin bir şekilde dahil olup katıldığı ders ortamları oldu… İçinde beslendiğimiz, bilgilendiğimiz, bilinçlendiğimiz, bilendiğimiz ders halkaları…

Kıymetini ancak yokluğunda fark ettiğimiz, mahrum kaldığımızda özlediğimiz o doyumsuz ortamlar… O sohbetlerin varoluşumuzdaki etkisini, katkısını kim inkar edebilir ki?

Hayatımızın herhangi bir evresinde mutlaka bir şekilde o halkalardan geçtik. Belki önceleri bir merak saiki ile veya birilerinin hatırı içindi… Ama içine girdikten vazgeçilmezimiz oldu… Önce dinlemede kaldığımız sonra katılımcı olduğumuz zamanla derin vukufiyet imkanı bulduğumuz zenginlikler içeriyordu…

Bu gün hala üzerimizde o derslerin izlerini ve etkilerini görebiliyoruz… Sohbet ortamları bereketli zaman dilimleridir… Ruhumuzda ki hareketlenmeler, yüreğimizdeki kıpırdanmalar o saatlere rastlar… Rahmet dolu, hikmet yüklü sımsıcak halkalar…

Kardeşliğimizin arka-planında o ders ortamları vardır… Kaynaşmanın, paylaşmanın, katılımın kıvam bulduğu içtenlikli bir atmosferdir… Kimlik kazanımı, kişilik oluşumu oralarda neşvü nema bulur… Ders halkaları hayatımızın en anlamlı duraklarıdır… Edebin, erdemin, görgünün, iffetin, izzetin, davranış biçimlerinin, disiplinin, kolektif ruhun ve cemaat bilincinin işlendiği ortamlardır.

Hayatın anlam ve amacını oralarda yakalarız… Silik ve sinik birey olmaktan uzak, güçlü ve güzel birer şahsiyet olabilmek için o ortamlara ihtiyacımız var…

Hayatta bir çizgi tutturmak istiyorsak, geleceğe bir iz, bir eser bırakmak niyetinde isek yolumuzun o adreslere düşmesi lazım… Nitelikli ders ortamlarını, pekâlâ birer sivil akademiye dönüştürebiliriz… Toplumsal değişimin dinamosu bu ders halkalarıdır… Buraları gelip geçici bir heves ya da bir hobi olarak görmemek lazım… Mutlaka bu pratikleri gelenekselleştirmemiz gerekiyor… Gelecek nesillere bırakabileceğimiz en anlamlı miras bu mektepler olacaktır…

Dünyevi bir amaç gütmeden özveriyi, özgüveni, özgünlüğü orada öğreniriz… Aidiyet, mensubiyet, mesuliyet, mücadele oralarda tahsil ve tedris edilir… Değerlerini yitiren insanlarımız için en emin durak sohbet evleridir, diyebiliriz…

Zaman zaman bıkkınlık verse de, monoton geçse de yine de vazgeçmemek gerekir… Beklentiler farklılaşsa da, verimlilik düşse de hayatı sohbetsiz, derssiz düşünmemek lazım… Ders yavanlaşsa da, yavaşlasa da, yorulsak ta yine devam demeliyiz… Modern kent yaşamı bizi boğmaya ve bozmaya çalışırken var olmanın mücadelesini bir şekilde sürdürmek zorundayız… Bu gün bu ülkede sahih İslam düşüncesinin geldiği seviye ve İslami kimlik kazanımı bu özgün ders halkalarının semeresidir, dersek abartı olmaz, sanıyorum…

Sahih iman, salih amel, selim kalp, sağlıklı iletişim ve sa’yü gayretlerimizi büyük çapta o halkalara borçluyuz… Bu uygulamaları geliştirerek, zenginleştirerek, yaygınlaştırarak sürdürmeliyiz ki, toplumsal sorumluluğumuzun altından kalkabilelim… Bu gelenek küresel kuşatmaya karşı önemli bir yarmadır…

Bu zemini kaybedersek, dışarıdaki kaygan zeminde nasıl ayakta kalabiliriz? Dersler bizi besleyen en güçlü damardır, üzerinde duracağımız en sağlam alandır… Diyorum ki, derdi olanın mutlaka dersi de olur…

“Davam var” deyip te hiçbir daveti, dersi, derdi, gayreti olmayanları doğrusu gerçekçi bulmuyorum… Hatta bir “ders alan” olmakla yetinmeyip, süreç içerisinde yeni ders halkalarının oluşmasına önayak olup yeni halkalarda “ders veren” olmak hedeflenmelidir… Yeni dostlukların, kardeşliklerin kapısıdır bu halkalar… Derslerle yeni ufuklar, gerçekçi hedefler, uzun soluklu seferler mümkündür…

Periyodik dersler, düzenli sohbetler, anlam, aksiyon, azim, aşk, hikmet ve irfan devşirmenin zaman dilimleridir…Savsaklamadan, sulandırmadan, sabote etmeden sürdürebilmeliyiz…

Mübalağa, mugalâta, münakaşa, mürailik, müstağnilik, malayanilik ve menhiyattan uzak mana yüklü bir ruhla sonuna kadar bu işi kararlılıkla götürmeliyiz… Bu ulvi bir görevdir… Kutsi bir eylemdir… Nerede, nasıl sürdürebileceksek; evde, vakıfta, dernekte, camide, işyerinde, açık alanda, kapalı mekânda neresi müsaitse orada… Yeter ki olsun…

Aslında en güzeli ve doğalı evlerimizi bu derslere hazırlamak… Evin düzenini, dizaynını buna göre ayarlamak…

Evlerin mektepleşmesinden daha güzel ne olabilir? Evlerimizi Dar’ul- Erkamlaştırmanın yolu budur işte!

Yeni yerleşim planlamasına, kentsel dönüşüme baktığımızda, TOKİ büyük sitelerle hayatımızı farklı bir zemine kaydırıyor… Mahalle kültüründen, site düzenine geçiş gerçekleşiyor… Komşuluk, akrabalık, arkadaşlık kan kaybediyor… Önlem olarak her sitede bir ders halkası hedeflemeliyiz… Böylelikle yeni şehircilik anlayışına, değerlerimize dayalı yeni bir format atabiliriz…

Kadınlar arasında yaygın olan “gün düzenleme” geleneğinin içini nasıl doldurabiliriz, sorusu da cevap bekliyor… Ayakta kalmak, amaca ulaşmak, anlamı yakalamak için tüm bunlar birer ihtiyaçtır… Ancak ders halkaları da sonuçta her şey değil, bir aşamadır…

Kendimizi sadece ders ile sınırlamadan, dersler üzerinden neyi hedeflediğimizin bilincinde olacağız…

Evet, sadece ders ile yetinmeyelim ama şimdi ders vakti olduğunu da unutmayalım…

 

                                                                                                 RAMAZAN KAYAN

5 Şubat 2016 Cuma

 
 
 
ÖZGÜRLÜĞE KUL OLMA EY MÜSLÜMAN!
 
Modern çağın gereklerine uymak, kavramlarına, değerlerine ve tanımlamalarına sahip çıkmak, Müslüman entelektüel simaların, âlimlerin, filozofların, düşünür ve yöneticilerin işi oluvermiş. Başka ideolojilerin ortaya çıkardığı, İslam ile zıt mefhumlar, İslami değerlerle tefsir edilmeye veya İslami değerler başka ideolojilerin kavramlarıyla bulandırılarak yaldızlı ama ucube anlamlar yüklenmektedir. Ne olduğu belirsiz ve adeta ortada duran sahipsiz kavramlarımız Batılı müşriklerin kendi kavramlarına teşne olmuş.
Bu coğrafyanın sahipsiz, yetim ve çürümüş akılları; üretemez, düşünemez, çözüm sunamaz hale geldiler. Çözüm iddiasıyla meydanı boş bulanlar ise onların düşünce dünyasından istifade ederek sözde ümmete liderliğe soyunmaktadırlar. Modern aklın ürettiği düşük mamuller ucuz ve sevimli gelmekte ve çaresizce sahiplenilmektedir.
Bugün şu farkındalığın geliştirilmesi bir zarurettir. İslami esaslı akli meleke dumura uğramış ve Müslümanlar ise varlık içinde açlık grevi yapar hale gelmiştir. İslam her zamankinden daha fazla sahaf ürünlerini gün yüzüne çıkaracak cesur âlimlerini beklemektedir. Paha biçilmez mirasımız olan İslam kültürüne ait kavramlarımız Batılı kâfirlerin sansürüne ve anlamları tahrif eden saldırılarıyla yüz yüzedir. Fakat şu gerçeği elbette göz ardı etmiyoruz. Topyekûn bir savaş verilmektedir ve izleri ise kendi evlatlarımızda ve dahası gelecek neslin İslami gençliğinde dahi çıplak gözle şahit olduğumuz bir gerçeğe dönüşmüştür.
Tüm bunlar gerçek olandır. Hali hazırda yaşadığımız, belki de izleri bir asır sürecek olan bir gerçektir. Yüz yüze olduğumuz bu vakıa karşısında ne yapılması gerekir? Bu soruya verilecek cevap yüzeysel, sonuç odaklı ve kısa vadeli olmamalıdır. Unutulmamalıdır ki bu noktaya, son bir yılda, son on yılda yahut son yarım asırda varılmadı. Belki yüzyılın akıbeti ve sonucudur bu kötü tablomuz.
Hakikat şu ki İslam’ın kendine has mefhumları, kendine has kültürü, kendine has kavramları ve kendine has bir iskeleti vardır. Sorun, sahih bir yöntem ile işin esasına inerek ve derin bir şer’i düşünüş ile bu sorunun giderilmesi sorunudur. Bu paragraftan sonra inşallah meseleyi tasnif edelim.
Öncelikle şunu belirtelim. Batı aklı kendi bâtıl mefhumlarını yaymada ve İslam ideolojisine ait olan mefhumları tahrif etmede üç esasi yöntem uygulamaktadır.
Birincisi; bir ideoloji olarak İslam’a ait olan mefhumları tek tek ele almış ve bunların bulandırılması, içinin boşaltılması, çağa hitap etmiyor görüntüsünün verilmesi veya çağın gereklerine cevap veremeyen nakıs yönü olduğu şeklinde Müslümanlara takdim edilmiştir. Cihad, tağut, hüküm, emir, hilafet, şeriat gibi...
İkincisi; kendi Batılı ideolojilerine ait olan kavramları vazgeçilmez, çağdaş, tek çözüm, uluslararası kabul görmüş bir değer ve ortak mefhum olarak diğer halklara ve ümmetlere pazarlamışlardır. Özgürlük, demokrasi, çoğulculuk, insan hakları kavramları gibi…
Üçüncüsü ki en tehlikeli olan da budur. Kendi bâtıl değerlerini İslami mefhumların içine sokuşturarak İslam’ın bu mefhumlara zıt olmadığı ve Müslümanların bu fikirleri benimsemesi gerektiğini ifade ettikleri kavramlardır. Şura, Seçim, Cumhuriyet kavramları gibi…
Bu üç esasi yöntemle Müslümanlar maalesef ideolojik bakış açısıyla hemhal olmaktan uzaklaştılar. Batılı kâfirlerin belki de İslam ümmetinde en yıkıcı tahribatı yaptıkları kavramların en önemlisi ‘özgürlük’ olmuştur.
İslam coğrafyasında bulunan Batı aşığı kukla yöneticiler ve onların uyguladığı baskıcı politikalar ve alçakça tutumlar yüzünden, bu ümmetin geri bırakılmış yığınlarını tepki veremez noktaya taşımış ve susmayı adet haline getiren bir şahsiyet kazandırmıştır. “Denize düşen ümmetin yılana sarılması” istenmiş ve bunda göreceli bir başarı elde edilmiştir. Öyle ya! Hürriyet ve özgürlük her kölenin hakkıdır. Kralların ve rahiplerin “Tanrı adına” köleleştirdikleri Batı toplumu için vazgeçilmez olan özgürlük, İslam ümmeti için bir zulme ve temel dünya görüşlerini dinamitleyen bir silaha dönüşecektir. Nitekim öyle de oldu.
“Özgürlük yılanı” İslam ümmetini çoktan zehirlemiş, malını, mülkünü, evlatlarını, geleceğini, düşünme şeklini, hesap soruş şeklini, tepkilerini ve değerlerini istila etmiş ve hayatını kapkaranlık bir dehlize çevirmiştir.
Hatta bu kavramı meşhur kılan o kadar çok cümle piyasaya sürülmektedir ki; İslami kültürle uzaktan yakından bir alakası kurulamayacak düzeydedir.
Şöyle denilmektedir: “Özgürce, dilediği gibi bir yaşam sürmesini yaratıcı neden yasaklasın ki!. Özgürce düşünmesine, özgürce ve dilediği gibi malını çoğaltmasına, istediği fikri benimsemesine ve hayatını dilediği gibi yaşamasına yaratıcı neden karışsın ki! Hem o yaratıcı değil mi ‘dinde zorlama yoktur’ diyen, hem hak ile bÂtıl arasında tercih hakkını yarattığı kuluna veren yaratıcı, neden onları ibadete zorlasın ki! Madem aklı yaratıcı vermiş o halde dilediği kararı vermesine neden mani olsun ki! Başkasının özgürlük alanına engel olmadan dilediği gibi yaşamak neden yanlış olsun değil mi ya! Bir de şu gerçek var değil mi? ‘Gerçek özgürlük zaten Allaha kulluktur!’”
İşte tüm bu saptırıcı ve İslami zihniyeti sarsan cümleler, son yüzyılın en ağır tahribatını ümmet üzerinde maalesef göstermiştir. Adeta ‘özgürlük’ temel bir düşünce, fikir özgürlüğü, şahsi özgürlük, mülk edinme özgürlüğü ve din seçme özgürlüğü de alt başlıklar halinde toplumun büyük bir kesimini, hatta Müslümanların yaşadığı tüm coğrafyayı etkilemiştir.
Eğer bir Müslüman hesap soracağı ve kızacağı ve öfke duyacağı bir şey varsa o da sadece ve sadece “başkasının özgürlük alanına müdahale edenlere” olmalıdır. Namazını kılmayanlara, dini vecibelerini eda etmeyenlere, tesettüre riayet etmeyenlere nasihat, bağnazca bir yaklaşım ve ötekileştirme oluverecektir.
İslam’ın “kulluk” şuurunu helak eden “özgürlük” katili, Müslüman bireyin hayatının merkezine heva ve hevesleri yerleştirmiştir. İbadette özgür olduğunu düşünen Müslüman kardeşim, namazına, orucuna, infakına, haccına, faizine, içkisine sınırsız bir özgürlük tanımıştır. “Yapılsa da olur yapılmasa da!” demeye başlamıştır. Özgürlük sayesinde, farz olan ve bir Müslüman olarak mükellef olduğumuz birçok ibadet mubah derecesine inmiş ve haramlar kişinin tercihine bırakılmıştır.
Oysa kul olmak nedir Müslüman için? Kulluk ile özgürlük arasında nasıl bir ilişki vardır? Tüm bu kavram kargaşası, kulluk kavramını bireyle sınırlı tutan ve özgürlüğü din seçme hürriyeti olarak takdim eden Batılı aklın ürettiği bunalımının sonucudur.
Hakikat şu ki; tercihini yapmış olan, kabulleniş aşamasını çoktan geçmiş olan ve iman ettikten sonra mükellefiyetlerini eda etmesi beklenen bir Müslümandan bahsedilmektedir. Böyle bir Müslüman için artık kendi hevasına ve arzularına göre tercih hakkı yoktur. İnisiyatif alamaz ve hayatı hakkında karar veremez. Nasıl kulluk yapacağına, kendisine sınırsız özgürlük hakkı tanıyan devlet karar veremez. Sanki “özgürlük” kulluğun şeklini belirler bir pozisyona getirilmiştir. Oysa teklif-i irade kulun din seçmesi için verilmiştir. Bu ise Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın kuluna tercih sunup akıbetine katlanabilir ise şayet, verilen sınırlı bir alandır ve iman edip reddetmeyle alakalıdır.
Kişiye sunulan teklif iman ile alakalıdır. İman ettikten sonraki aşama ise tamamen yaratıcının emirleri ve yasaklarıyla muhatap olmasıdır. Orada bir özgürlük alanı yoktur. “Benim aklım almıyor, ben neden akşama kadar aç kalıyorum.” diyemez. “Cebimdeki paramı neden fakir fukaraya vermek zorundayım.” diyemez. “Kazançlı çıkacağım halde, neden faizle kazanmayayım ki.” diyemez ve “Allah yolunda ölmek neden en yüksek mertebe olsun, oysa hayat güzel.” diyemez. Çünkü bunlar iman ettiği ve benimsediği akidesinin öngördüğü değerlerdir.
Nasıl ki kapitalizm toplumsal hayatta bireyin davranışlarını “özgürlük” kavramıyla genişletip, her yaptığı fiili, başkasının özgürlük alanına müdahale etmediği sürece mubah olarak görüyorsa, İslam da, toplumsal ve bireysel hayatında insanı “kulluk” ile sınırlandırıyor ve her davranışını, tek ve bir olan Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın çizdiği hayat programına göre şekillendirmektedir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur.
Şimdi asıl sorun şudur. Günlük konuşmalarımızda bile varlığını hissettiğimiz Batı menşeli kavramlar Müslümanlar tarafından özümsenmiş midir? Aslında bu sorunun cevabı, toplumsal bir vakıa gerçekleştiğinde Müslümanların reflekslerine ve tepkilerine bakılarak öğrenilebilir.
Hatırlarsınız Hrant Dink için “Hepimiz Ermeniyiz” diyen aydınlarımız olduğu gibi, LGBTİ adı verilen sözde “Qnur yürüyüşü”ne tek bir muhalif söz söylemekten bile aciz, onurdan uzak kalemşorlarımız vardı.
Başörtüsünü savunurken bile “Her kesin özgürce giyinmeye hakkı vardır.” diyen âlimler, demokrasinin kılık kıyafet özgürlüğü teorisini, Allah’ın emrini söylemekten bile daha cesurca savunmaktadırlar. “İsteyen içkisini içsin, isteyen camisine gitsin.” diyerek kapitalizmin şahsi hürriyet teranesini, Allah’ın haram kıldığı bir hükmü söylemekten bile aciz, kötürüm kalmış, tefessüh etmiş, nefsine zulmetmiş, akil olmayan düşünürlerimiz var.
İşte tüm bu olaylara karşı gösterilen cılız tepkiler veya tepkisizlikler küfrün cesaretini arttırmış ve daha fazla hakaret etmelerine “Fikir özgürlüğü” kılıfıyla kapı aralamıştır. Uzun yıllar önce bir söz işitmiştim, işte bugün o söze belki de sahip çıkmanın günüdür. “Mazlumlar zalimler kadar cesur olmalı…
Kötü bir tablo çizmek istemezdim ama ümitsiz de değilim. Rabbim nusreti ve zaferiyle kelimesini yüceltecektir. Hem de ümmete nezih fikirleri taşıyacak salih kullarıyla, hak ile bâtılı birbirinden keskin çizgileriyle ayıracaktır.
يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ
“Ey iman edenler, Allah'tan korkup sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.” (Enfal Suresi 29)


Cahit TOPRAK

 

KERAMETLERİ KENDİLERİNDEN MENKUL OLANLAR


Kerametleri kendilerinden menkul günümüz tarikat şeyhleri neden bu kerametlerini müritleri dışında kimseye göstermezler? Neden kapalı devre yayın yaparlar? O kerametleri de ne hikmetse hiçbir mürit kendi görmemiştir, hepsi bir göreni görmüştür. Kerametin amacı inkârcıları inandırmak ve sapanları doğru yola getirmek değil midir? Bu amaca hizmet etmesi için açıktan ve meydan okuyucu tarzda yapmalı değil midir? Mürit zaten yola gelmiş veya en azından yola koyulmuş kişidir, onun keramet görmeye ihtiyacı yoktur. Kerametlerinizi Müslümanım deyip de hurafelere sapmış, kafaları şirke ve hurafelere bulanmış milyonlara gösterseniz de uyansalar daha hayırlı olmaz mı? Günümüzde Müslümanlara musallat olmuş binlerce münker, kötülük  varken âlimlerin ve mürşitlerin inzivada zikir ve duadan başka bir şeyle meşgul olmamaları caiz midir? Hâlbuki sosyal ve siyasal belalar kol gezerken sadece âlim ve mürşitler değil, kötülüğü gören mü’minlerden her kim olursa olsun o münkeri değiştirmekle mükelleftir.

“Sizden her kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmez ise diliyle değiştirsin, gücü yetmez ise kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim)

Ey keramet ehli! Keramet elinizle uyuşturucu sorununa el atsanız, zina, içki, kumar, boşanma, intihar ve faiz problemlerine dokunup çözseniz daha doğru olmaz mı? Allah herkese gücü oranında sorumluluk yükler ve sorumluluğu oranında onu hesaba çeker. Olağan güçleri olan insanları kendi kapasitelerinden hesaba çekilecekler. “Olağanüstü” gücü olan insanlara gelince onlar gerçekten bu güçlere sahipseler gereğini yapıp yapmadıklarından, yapabilecek olup da yapmadıkları şeylerden de hesaba çekilecekler.

Diyeceklerdir ki; “Keramet Allah’tandır, dilediği zaman verir.”

Derim ki; Şeyhinizin kerametini anlatırken şunları söylemiyor musunuz; “Benim şeyhim soruyu sormadan cevap verir, kalbi okur, uzaktan tüm müritlerinin ne yaptığını görür, himmet seydam! dersen yetişir, ledün ilmine sahiptir. Sadece zahiri değil bâtını da bilir, tayy-ı mekân eder. Gece Kâbe’de namaz kılar gelir, aynı anda birkaç yerde görülür. Tayy-ı zaman eder, geçmişe ve geleceğe gider-gelir. Ölüler ve hayvanlarla konuşur.”

Sorarım; şeyh kalp okur da neden kâfirlerle, katillerin kalplerini okumaz da tedbir almamıza yardım etmez? Müritlerin her yaptığını gören gözleri neden tuzak kuran işgalcilerin planlarını görüp deşifre etmez? “Himmet” diyeni duyar ve imdadına yetişir de neden Myanmar’dan Suriye’ye, Orta Afrika’dan Orta Asya’ya feryadı figan eden milyonları duyup yetişmez. Onları sevmez mi mübarek? Zahiri de bâtını da bilir de neden zuhur eden sapkınlıkların ayan beyan sebebi olan demokrasi ve laiklik illetlerine karşı sessiz kalır? Tayy-ı mekân eyleyip müritlerini şaşırtacağına neden vahşi Beşşar ve Şebbihası’nın önde gelenlerine aynı anda görünüp bir tekbirle şaşkınlıktan akıllarını almaz?

 

 
 
AND OLSUN VE HAMD OLSUN Kİ!...
 
O halde yüzünü, Allah’ı bir tanıyarak dine,
Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına (doğana) doğrult.
Allah’ın yaratışında değişiklik bulunmaz. İşte dosdoğru din budur.
Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rûm Sûresi-30:30)

Yaratılanı severim, barışı severim; hümanist değilim.

Şiddete, teröre, baskıya, zorbalığa, dayatmaya karşıyım. Yeryüzünde herkes için barış isterim ama zulme uğrayanların safında savaşmaktan çekinmem. Nefsi müdafaaya inanırım. Pasifist değilim.

Herkes için adil paylaşımı isterim; komünist değilim.

Putlara, idollere, iktidara, kula kulluğa, insanın insan üstünde salahiyetine, bir üst katta duranın aşağıdakinden üstünlüğüne, piramit düzenine karşıyım. Organize din, kurumlaşmış dogmalarla mücadele etmeyi teyakkuz bilirim. Düşünmeyi, akletmeyi ibadet bilirim. Ne tarih, ne kültür, ne de gelenekte sorgulamayacağım tabu yoktur. Normal diye bir kutsalım da yoktur; normal, daha iyiden yana değişmesi için katkıda bulunacağım etrafımdaki hayattır. Aklım ve inancım ideolojiye engeldir; devrimci etiketi bana dar gelir; anarşist de değilim.

Dünyanın herkes için olduğuna, çevremizin atalarımızın mirası değil, çocuklarımızın emaneti olduğuna, hayvanların insanlar tüketsin için yaratılmadığına, dünyanın içindeki herkese yetmesi gerektiğine inanırım; ekolojist değilim.

İnsanların gerçek ihtiyaç ve hayrına tekabül etmedikçe bir otun bile kesilmesine razı değilim. Sınırsız olanın arzular olduğunu bilirim, ihtiyaçların değil; ve arzuların frenlenmesi gerektiğine inanırım. Tüm eylemlerimin güdüsü, “yapabilir miyim?” değil, “yapmam doğru olur mu?” sorusudur. Hakkımdan fazlasını istemem.Tüketici değilim.

Herkesin güvenlik, eğitim, sağlık, ulaşım, bağımsızlık, özgürlük, hukuk önünde eşitlik hakları olduğuna inanırım; bana düşmanlık edenler dahil herkesin giyinme, beslenme, barınma, hürriyet, onurlu bir hayat gibi tüm temel ihtiyaçlarının temel hak olduğuna inanırım ve herkes için isterim bunları; sosyalist değilim.

Emperyalizme, kolonyalizme, sömürüye, tekelciliğe, faize, paranın, gücün veya artık değerin temerküzüne karşıyım ama Marxist-Leninist değilim.

Hayatın bitmeyen bir evrim olduğuna, ölümün bile bu evrimin parçası olduğuna inanırım; ateist değilim.

Bireyin kültürel normları, gelenekleri, toplumsal öğretileri her zaman sorgulaması gerektiğine inanırım; reformist ya da modernist değilim.

Sözü dinlemeye ve en güzeline, akla en uygununa uymaya inanırım; hür seçimlere, toplumsal sözleşmeye, azınlıkların çoğunluğa karşı korunması gerektiğine, her sesin duyulmaya hakkı olduğuna inanırım; demokrat değilim.

İfade özgürlüğüne, sivillerin kamu kurumlarını kontrolüne, ticarete, hakkıyla kazanılması şartıyla özel mülkiyete karşı değilim ama Liberalist değilim.

Kadınlarla erkeklerin birbirlerinin tamamlayıcısı, eşiti olduğuna inanırım; üstünlüğü ancak iyilik ve insanlara hayırlı davranışlarda yarışmak bağlamında düşünürüm; iyiliğin veya kötülüğün cinsiyeti olmadığına inanırım; egalitaryen ya da Feminist değilim.

Varlık temelli hiç bir karşıtlığım yoktur; aslolan hallerdir; iyilik ve kötülüğün cinsiyeti, ırkı, kutsal bir vatanı, ulu önderi, kutsal devleti veya bayrağı yoktur; o yüzden Kemalist, nasyonalist, faşist ya da goşist hiç değilim.

İnandıklarımı bana ayrıcalık sağlayan bir üstünlük olarak görmem. İmtiyazlarla korunmuş hiç bir makama itibar etmem. Zulüm ve şirk kadar en çok lanetlenen şeyin kibir olduğuna inanırım. “Müstekbirler”in dini istikbardır. Mütevazi bir cahil, kibirli bir alimden daha hayırlıdır. Karanlıkların en tahammül edilmezlerinden biri, hakikati bulduğuna inanan, hakikati tekelinde gören bir aydındır. İnsanları inançlarıyla değil, davranışları ve halleriyle değerlendiririm; niyetleri değil beyanı ve davranışları esas alır; inancın yargısını Allah’a havale ederim. Özel hayatın dokunulmazlığına inanırım. Düşmanlarımın özel hayatı benim özel hayatımdan daha değersiz değildir. Okumaya ve paylaşmaya inanırım. Bana yapılmasını istemediğim şeyi başkasına yapamam. Benim öncülerim şöyle demişti: “Öyle hareket et ki, davranışların herkes için geçerli olsun; ne sana göre değişsin ne de başkalarına göre.” “Herkes için adalet” isterim; tarafsız değilim.

Gücü değil, paylaşmayı;
piramidi değil, halkayı / camiyi;
İktidarı değil; sorumluluğu;
monolitik olanı değil, küçük olanı;
katedrali değil, piyasayı da değil, alış-verişi;
reklamı değil, tavsiyeyi;
hiyerarşiyi değil, dayanışmayı;
imtiyazı değil, ehliyeti;
şarlatanlığı değil, hakiki yeteneği;
taklidi değil, orijinali;
onaylanmışı değil, dışlananı;
standardı değil, farklı olanı;
bağışlananı değil, kazanılanı;
ulufeyi değil, cesareti;r
ekabeti değil, işbirliğini;
diplomayı değil, üretkenliği;
iltimas ve kayırmayı değil, liyakatı ve hakedişi;
verili olanı değil, değiştirebileceklerimi;
tüketmeyi değil, üretmeyi;
patenti değil, katkıyı;
yalanı değil, güzeli;
sahip olmayı değil, sevmeyi;
statiği değil, değişkeni;
masaüstünü değil, ayaküstünü;
‘bölme’yi değil, parkı;
Hukuk, siyaset, eğitim, bilgi, ve teknolojide kapalıyı değil, açığı;
Windows’u değil, Linux’u;
Explorer değil Firefox’u tercih ederim.
Davasız değilim.

Yaratıcı’ya inanıyorum, Yaratıcı’nın yarattıklarını boş bırakmadığına, Yaratıcı’nın bizi ona muhataplar olarak yarattığına inanıyorum. Yaratıcı’nın mesajı Kuran’ın, Yaratıcı ve birbirimiz arasında “son ahit” olduğuna inanırım. Deist değilim.

İnsanlara iyiliği tavsiye ederken karşılık beklemeyi, davet ederken ücret istemeyi aşağılık bulurum. “Dinci” değilim.

Ruhbanlara, din uzmanlarına, insanlarla Allah arasında aracılara, şeyhlere, kurtarıcılara inanmıyorum ama “dinsiz” değilim.

Halkı isteseler de istemeseler de düzeltmeyi görev sayan bir kibirden Allah’a sığınırım. En temel deklarasyonuna, Hz. Peygamberin bile Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ederek başlayan bir özgürlük hareketine mensubum. Zafer için prensiplerimden hiç birini feda etmeyi mübah görmediğimden, haddini aştığı için zıddına dönüşen bir “İslamcı” değilim. Parçalamayı, ele geçirmeyi, yenmeyi değil; kucak açmayı, birleştirmeyi ve paylaşmayı esas alırım. Çağdaş zulmün ve emperyalizmin ideolojik aygıtlarına ve araçlarına direniş mirasımdır “İslamcılık”; dinim değil.

İnananların kardeşliğine inandığım gibi tüm insanların Adem’in çocukları olduğuna inanırım. Yeryüzünü mescidim bilirim. Bana ait olanı kutsamam, başkasına ait olanı almam. Zulüm “bizden” diye hoş göremem; mazlum bizden mi değil mi diye soramam. Zulme uğrayanların dili, dini, ırkı, cinsiyeti yoktur; vatanları kalbimin ortasıdır. Kol kırılsın yen içinde diyerek haksızlığı örtmenin suç ortaklığı olduğuna inanırım. İnanırım ki, susanların en kötüsü, ezenler dindar diye susan dindardır. Konuşanların en kötüsü, zulmü aklamak ve itiraz edenleri karalamak için konuşandır. Haksızlığa tanıklık etmeyi, onu teşhir etmeyi görev bilirim. Suç ve cezanın kanuni olması ilkesine ve kanunların her zaman değişime açık olması gerektiğine inanırım. Kanunun suç saymadığı bir fiilden insanları cezalandırabilen hiç bir hukuku onaylayamam. Suçlunun, kanunda belirtilen cezadan daha ağır bir ceza almasına razı olmayı zorbalığa razı olmak sayarım. Dinime hakaret edenin, hırsızlıktan idam edilmesine razı olmayı zulme ortaklık sayarım.Suçu delillerle ispatlanmamış herkesi masum kabul ederim, delillerle ikna olana kadar da öyle davranırım. Mesele ilkelerim olduğunda ne çoğunluğa boyun eğerim, ne azınlığa tahammül ederim. İlkelerim yanımdakilerin veya karşımdakilerin sayısıyla kaim değildir. Yalnız Allah’a kulluk etmek ve adalet üstüne sözleşmiş insanların ümmetçisiyim ama asla ırkçı veya milliyetçi değilim.

Kısacası; amasız, kayıtsız ve şartsız: Müslümanım.

Burada özetlediğim ilkelerin, her gün yeniden taşımayı hak etmem gereken ilkeler olduğuna inanırım. Tüm küçük tercihlerimde kalbime bir beyaz ya da bir siyah nokta eklendiğine; noktaların bana büyük tercihlerimde doğru tercihi yapma kondisyonu ve cesareti kazandırdığına inanırım. Bu ilkelerden uzaklaştığım oranda alçaldığıma inanırım. Bu ilkelerle hareket etme çaba ve teyakkuzumu varoluş sorumluluğumun temeli sayarım. Dualarım, zikirlerim, ibadetlerim, nerede olursam olayım Müslümanların sembolik kalbine dönüşüm, Yaratıcı’nın muhatabı olmaya layık olmak yani bu ilkelerle yaşamak arzumun ifadeleridir. Lamım, cimim vardır.

Ve nihayet: Bir tek insana zulmedilmesine razı olmak pahasına özgür olmaktansa, sefil ve tutsak yaşayıpelleri temiz bir Müslüman ölmeyi tercih ederim.

Müslümanım.

Mehmet EFE