islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2017 Cumartesi

ADALETİN BAŞI TEVHİDDİR




ADALETİN BAŞI TEVHİDDİR

Yetimin itilip kakıldığı, yoksulun horlanıp kovulduğu, ölçüde tartıda haksızlık yapmanın bir nevi adetleştiği ve kendini müstağni gören, azgın, kibirli, müstekbir sermayedarlerin güdümündeki bugünkü egemen, sistem içinde, Adalet-Hak kavramlarını güncellemeliyiz.

İnsanlar vahiyle yüzleşmeli. Kur’an’ı çağın idrakine yeniden söyletmeliyiz. Bir hayat nizamı olan dinimiz İslam, insanların hırsları, batıl bağımlılıkarını, mal hırsı ve tahakküm şehvetlerini frenler. İnsanı huzura kavuşturur, sakinleştirir. İmtihan, emanet, ahiret, kul hakkı, yardımseverlik, diğergamlık, komşusu açken tok yatmama inançları aşılar. İnsanı yırtıcı olmaktan çıkarır, toplumsal varlık olma bilincini aşılar, beraberliğe özendirir, daima ötekini düşünmeyi teşvik eder.

Cemiyetin bütün atar ve toplar damarları, İslam’ın adalet kanıyla kaynaması gerekir.

Rabbimiz Kur’an ahlakına sahip olması gereken müminlerden aileden siyasete kadar hayatın bütün kurumlarında adaleti ikame etmelerini istemektedir. Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar, adaletle şahitlik eden kimseler olun… Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olun çünkü O takvaya daha yakın olandır. Allahtan korkun. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. ( Maide 5/8)

Adaletin ölçülerini Rabbimiz genel çerçevesiyle belirlemiştir. Adaletin temel ilkeleri göreceli değildir. Kur’an, adaleti hayatın bütün alanlarında uygulanması gereken vazgeçilmez  bir ilke olarak gündeme getirmektedir. Kur’anda adaleti vurgulayan mesajlar Allah’ın birliği kavramından hemen sonra gelmektedir. Yani adalet, tevhid ilkesinin tamamlayıcı unsurudur. "Şüphesiz ki Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphe yok ki Allah hakkıyla işitendir hakkıyla görendir"(Nisa 4/58)

Arapça bir kelime olan adalet, adl kökünden türemiş olup, bir şeyi yerli yerine koymak demektir. Adalet, zulmün karşıtı bir kelime olarak çoğunlukla Hak ile eş anlamlı biçimde kullanılır. Bu, hak, adalet ve iyilik temelleri üzerine kurulan bilinçli, gerçekten iyi yardımlaşma ve dayanışmanın güzelliği ile bütünleşmiş ve birleşmiş ümmetin temel karakteridir. Çünkü İslam, ümmetini Tevhid, Adalet-Hak ilkeleri üzerine kurmayı istemektedir. Çünkü Adalet-Hakka bağlılık, hakka dirlik kazandırma, hakkı omuzlanma gerçekten zordur. İnsanı haktan, hak yoldan, hakka bağlılıktan alıkoyan engeller ise saymakla bitmez. İçten gelen arzu ve istekler, ileriye dönük hesaplar, çıkar mantığı, çevre şartları, iktidar sarhoşluğu, hizipçilik, akrabaları kayırma, toplumun düşünceleri, yaklaşımları ve anlayışları, azgınların azgınlıkları, zalimlerin zulümleri, zorbaların, diktatörlerin baskıları, dünyevileşme hastalığı, zaaflar gibi nice sebep ve engel insanı hakka bağlılıktan, hakkı savunmaktan alıkoyabildiği gibi, anne, baba, kardeş ve samimi dostların-arkadaşların ricalarıda insanı Adaletten-Hakka bağlılıktan alıkoyabilir.

Yaklaşık otuz ayette geçen adl’in, denge, itidal, eşlik, denk tutmak anlamlarına geldiği gibi, bazı ayetlerde yüz çevirmek, sapmak, dönmek Allah’a eş koşmak manasına da gelmektedir. (putlar mı hayırlıdır) göklerle yeri yaratan ve sizin için gökten bir su (yağmur) indiren mi. Onunla göz alıcı bahçeler bitirdik. Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün olmaz. Allah ile birlikte bir ilah mı var. Hayır onlar sapan bir topluluktur."(Neml 27/60)

Cenab-ı Allah, nasıl insanı, ahsen-i takvim olarak düzgün eli ayağı, gözü kulağı kısaca tüm organları birbirine denk gelecek ve dünya hayatını sürdürmesini sağlayacak şekilde yani tam bir denge üzerinde yarattıysa, onunda yeryüzünde adaletli davranmasını, yani her zaman koyduğu mizana- ölçüye- Hakka uygun hareket etmesini ister"(Nahl-16/90) "(Nisa 4/58)

Adaletin başı Tevhid’tir. Çünkü ancak Tevhid üzere olunduğu zaman adaletli gerçekleştirmek mümkün olabilir. Madem ki kainattaki mizanı  belirleyen ve insanın hayatı içinde bir ölçü koyan Allahtır, o halde insan Tevhid üzere yaşayıp Allah’ın mizanına uyarak adaletli davranabilir.

Allah mutlak adildir, fakat kullar Allah’a karşı adalette bulunamaz, yani O’nu bir başka şeyle denk sayamaz, O’nu bir tartının bir kefesine, bir başka şeyi de öbür kefeye koyamaz, çünkü böyle bir hareket şirk olur. Allah hiçbir şeyle tartılamaz, ölçülemez. Kur’an da "Sonra kafir olanlar Rablerine (putları) eşit tutarlar." ( Enam 6/1) buyurulur. Yani kafirlerin Allah’tan başka rabbler ve ilahlar kabul edip bunları Allah ile birlikte aynı tartıda tarttıkları ifade olunur. Bu ise kesinlikle şirktir. Şu halde kulun Allah’ı bir başka şeyle tartmaya kalkışmaması gerekir.

İslam toplumlarında adalet kavramının, toplumsal siyasal hayat içerisinde işgal ettiği yerin kendine özgü bazı nitelikleri olduğu görülür.

İslam toplumlarında adalet terimini, insanın Allah, toplum, canlı varlıklar, maddi tabiat ve diğer insanlarla ilişkilerinin mahiyetini ve dayanacağı temel ilkelerin doğru tesbiti için belirleyici bir kriter olarak tanımlanır. İslam, sosyal, ahlaki ve entellektüel özellikleri yanında hukuk alanında da kendisinin getirdiği temel ilişki ve kurallar toplamının adaleti ifade ettiği savunur.

Kur’ani terminolojide, adaletin salt hukuki olmaktan öte, daha geniş anlamlarda kullanıldığını tespit etmek mümkündür. Sözgelimi, eksiklik ve fazlalık bakımından aşırılığa karşı orta yolu tutup korumak, hakka niyet, doğruluk eşitlik gibi…

Kur’an, adalet gerçeğine, tevhid, iman, islam, takva, Salih amel ve ibadet kadar önem verir. Adil olmayan bir ilişki ve tutum, tanım gereği Allah’ın rızasına ve islama uygun değildir. Çünkü Allah her şeyden evvel bir şeye hüküm verildiği zaman adaletle hükmedilmesini ister. Anlaşmazlığa düşen iki topluluk arasında (Hucurat 49/9) İnsanlar arasında vukubulacak anlaşmazlıkların giderilmesinde (Nisa 4/58) her türlü borç vade alışveriş ticaret ve şahitlikte (Bakara 2/52) kadınlara karşı takınılacak tutumun belirlenmesinde (Nisa 4/129) adalet, hukukun korunması ve hayata geçirilmesi için vazgeçilmez bir ilkedir.

Müslümanlar aynı zamanda dünyanın adalet talebine cevap verebilecek konumda olmalarının farkına varmaları lazım. Çünkü adaletin sadece Müslümanlar için ve onlar arasında gerçekleştirilmesi gereken bir ilke ve değer değil, din, ırk, cinsiyet, kültür, sınıf farkı gözetmeksizin yeryüzündeki bütün insanlığı kuşatacak şekilde hayata geçirilmesi gereken bir değer ve ilke olduğunu vurgulamak gerekir. Müslümanlar için ve Müslümanlar tarafından hayata geçirilen bir adaletten ziyade Hılful Fudul perspektifinden yola çıkarak adaletin her yerde her zaman ve herkes için gerçekleştirilmesine çalışmak gerektiğini belirtmekte yarar vardır.

Allah’ın hükümranlığını hesaba katmayan bir adalet anlayışı zulümden başka bir şey getirmez. Batılı düşünce ve uygulamada adalet, toplum ve ekonomik ilişkilerle sınırlı olmak üzere çıkarcılığı hedeflerken, islam’da adalet, toplumsal ve ekonomik ilişkilerden önce bireysel düzlemde başlar. Ken-dimi zulümden nasıl korumalıyım sorusu büyük önem arz eder. Kur’an şirki en büyük zulüm olarak gö-rür. Müslümanın kaygısı kendisini şirkten nasıl muhafaza edeceği ve adaleti kendi nefsinde nasıl tesis edeceği olmalı. Nefsinde adaleti tesis edemeyenlerin başkalarına adil davranması mümkün mü? O-nun için bireysel adalet toplumsal adaletten önceliklidir ve daha önemlidir. Böylece insandan önce yaratıcısının hakkını, haklarını gözetmesi beklenir. Yaratıcısına karşı adil olmayanların, insanlara karşı hiç de adil davranmadıklarına birçok örnek verilebilir. “Allah adalete uyanları sever” (Mümtehine 60/8) “De ki Rabbim bana adaleti emretti” (Nisa 4/105)

Adil ve sorumlu davranmak dinin gereğidir. Düşmanının dahi iyiliğini isteyen bir kültür ve irfan, çıkarcılığı toplumsal bencilliği hedeflemez. Savaşta düşmanını öldürürken dahi aşırılığı istemeyen bir din. Karıncayı dahi incitmeyen bir adalet anlayışı. Diclenin kenarında bir kurt kuzuyu kapsa Ömer’den sorulur diyen bir yönetim anlayışı. İnsanın yalnızca kendisine, ailesine değil, tüm varlıklara, dağa taşa, börtü böceğe, uçan kuşlara dahi adil olmasını isteyen bir din. Kızı Fatıma da olsa, adaletten zerre kadar şaşmayacak bir peygamber. Hangi sistemde böyle bir incelik var?

İslam’ın bütüncül ve kuşatıcı adalet anlayışına sahip olamayanlar hiçbir sorunu tam ve yeterli bir şekilde çözemezler. Bireysel  ve manevi boyuttan yoksun yalnızca, sosyo-ekonomik anlam alanına sahip olan bir adalet anlayışı ancak bireysel çıkarların korunmasını önler. Oysa islam’ın adalet anlayışında, yaratıcıdan yaratılmış olanlara uzanan manevi yolculuğun izlerini görmek mümkün.

Hakk’dan sadır olmayan yahut Hakka dayanmayan hiçbir söz yahut eylem adalet üretemez, çünkü adalet sonuçta Hakk’ın tecellisidir. Kendisi bizatihi zulüm olan şirk nasıl adalet üretebilir ki? Birey ve toplumsal düzen için sürekli çözüm ancak vahye dayanan islam’ın adalet anlayışı ile mümkündür.

Adaletin kaynağı ancak ve ancak yüce Allah, imkanı ve güvencesi de insanlar için bildirilmiş olan hayat kaynağı Rabbani hükümlerdir. Adaletin önkoşulu tevhid akidesidir. Hüküm yalnız Allah’ındır akidesine dayanmayan her türlü adalet, söylem ve arayışı neticede bir aldanıştan başka bir şey değildir. Yeryüzünde adaletin hakim kılınması insanların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeleri ve Allah’ın hükümranlığına boyun eğmeleri ön şartına bağlıdır. İslam insanların hangi rejimle yönetildiğiyle değil, adaletin sağlanıp sağlanmamasıyla ilgilenir söylemi adalet kavramını Allahsızlaştırmak, anlamsızlaştırmak ve işlevsizleştirmekten başka bir anlam taşımaz…

Teşride Allah’tan başkalarının hak iddia etmesi ve kanun koymaya kalkışması, zamanımızın en şedid fitnesidir. Bu sürecin en önemli neticesi zihniyetin sekülerleşmesidir. Tasavvurda başlayan bozulma, kavramlara, ardından sosyal hayatın gidişatına sirayet etmiştir. Bugün fitnenin üzerinden yürütüldüğü paradigmalar, dinsel çoğulculuk söylemi etrafında oluşmaktadır. Tevhidsiz, islamsız adalet arayışları seküler zihnin neticesidir.

Tevhid endeksli dinamik bir kavram olan adalet, sosyal, siyasal ve hukuki sonuçları olan bir kavramdır. İslama göre adalet, varlık, fıtrat ve sosyal hayata bakan yüzüyle, yaşamın her alanına müdahale taleblidir. Seküler bir zeminden neşet eden görece adalet anlayışının bireysel ve toplumsal anlamda yeterliliği söz konusu değildir.

Kainatta tek adalet kaynağı islam. İslam, eşitliğin adaletin kendisidir. İslam kainatı yaratan ve idare eden Allah’ın, insanın hidayeti için indirdiği Hak dindir. İnsanlar arasında adaleti ikame etmek adalet ve zulüm sınırlarını tayin etmek ancak insanı yaratan ve her şeyi idare eden Allah’ın şanındandır. Allah’tan başka hiç kimsenin insanlar için adalet ve zulmün ölçüsünü koyma hakkı yoktur. Çünkü insan kendi nefsine sahip ve tam haberdar değildir ki, kendiliğinden adaletin ölçüsünü tayine hakkı olsun zira insanın dünyadaki yeri ancak Allah’a kul olmasıdır.
İslam’ın ilk gayesi adalettir. İslam dünyada ancak adaleti ikame etmek için gelmiştir. “Andolsun siz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber kitabı ve (adalet) ölçüsünü indirdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler” (Hadid 57/25)

İslam’ın istediği adalet, sevgi veya nefretten kaynaklanmayan mal, rütbe ve zenginliğin etkisi altına  girmeyen mutlak adalettir.(Nisan 4/135 – Maide 5/8 – Enam 6/152) Maide 5/42 – Şura 42/15 – Bakara 2/188)

Şunu da belirtmiş olalım ki, gerçek sosyal adalet, bütün fertlerini ailelerin, kabilelerin ve milletlerin özgürlükten bir hisselerinin olması, her toplumun, zulüm ve düşmanlık kapısını kapatmak, değişik fert ve toplumları sosyal maslahatın gerektirdiği şekilde istihdam etmek için birbirine karşı belli miktarda üstünlüklerinin olmasından ibarettir. Sosyal adaletin hakikatini bütünüyle idrak eden kimse Fransız İhtilalinin neticesi olarak ortaya çıkan ferdi özgürlük, müsamaha, kapitalizm ve demokrasiye çağıran sistemin adaletten tamamen uzak olduğunu ilk bakışta anlar. Bazı basit düşünceli ve görüşlü insanların Marx ve Engels’in görüşlerine dayanarak kabul ettikleri günümüzde ki sosyalizm uygulamasında aynı şekilde öncekiler gibi adaletle hiçbir ilgisi olmayan zulüm sistemlerinden biridir.

Velhasılı kelam, hidayet rehberi olan kitabımız Kur’an, bizlere, kafa ile kalbin, düşünce ile eylemin, ruh ile bedenin, madde ile mananın, sevgi ile nefretin, düşmanlık ile dostluğun nasıl bir denge, mizan ölçü içinde tutulacağını öğretti. Tüm bu gerçekliğin yanında Kur’an bizleri yeryüzünde adalet mücadelesine davet etmektir.
Allah korkusunun Allah rızasının işlerimize, eylemlerimize hakim olmadığı bir dünyanın, merhametsizliğin katı çamuru arasında bataklıkta kaybolmaya yüz tutmuş toplumun, insanın, ıslahı ve iyiye doğruya inkılabı noktasında mücadele verecek adil insanlara ihtiyacımız var…

Bizleri Tevhidin ve Adaletin yolundan ayırmasın Rabbimiz…

Bünyamin DOĞRUER


8 Şubat 2016 Pazartesi



 
HAYATA ŞAHİTLİK ETMEK


 Hayat, amaçlarıyla, amaçları doğrultusunda yaşanarak ve amaçlarına uygun bir şekilde son bulmasıyla anlamlıdır, onunla değerlidir. Amaçsız bir hayatın insana yakışan bir hayat olamayacağı apaçık bir gerçektir. Esasen ancak anlam yüklü bir hayat yaşayabilenler, hayatlarına verdikleri anlam doğrultusunda kendilerini aşarak başkalarına faydalı olabilirler.

Bir Müslüman için hayat, İslâm’a uygun yaşandığı oranda değerli bir anlama sahip olur. İslâm’a uygun olarak anlaşılamayan ve yaşanamayan bir hayatın değeri de yoktur. Allah’ın aziz dini İslam, müntesiplerine kuru bir iman telkininde bulunmaz. Yaşadığımız an ve mekân ne kadar cahiliye karanlığı içinde olsa da, dinimiz hayatın tam ortasından, aktif bir iyilik anlayışıyla hayata şahitlik etmemizi ister. Vahyi ve nebevi bilinci kuşanmış mü’minleri bekleyen bu ağır sorumluluk insanlığın kurtuluşu için olmazsa olmazlardandır. Nebevi hareket metodunu içselleştirmiş mü’minler, Peygamber’in (sav) içinde yaşadığı toplumda,  vahyin aydınlığı doğrultusunda şahitlik yaparak nasıl bir toplumsal inkılap gerçekleştirdiğini gayet iyi bilmektedirler.

            Şahit, doğrulayan, ispat eden demektir. Allah’a, varlığına, birliğine, kitabına, peygamberine iman eden bir mü’min, diğer insanların görebilmesi, örnek alabilmesi için bunun vecibelerini ortaya koymalıdır. İmanından kaynaklanan adaleti, doğruluğu, temizliği, eminliği, kıyamı sergilemeli ve insanlar üzerinde şahitler olabilmeyi hedef edinmelidir. Şahitliğin tasdik makamı kalptir ve kalbin en büyük şahitliği Allah’a imandır. Müslüman imanı ve İslami kimliği gereği karşılaştığı problemlere yönelik rengini belli etmeli, şahsiyetli ve ilkeli bir tavır ortaya koymalıdır. Şahitlik  bunu gerektirir.  “Böylece sizi orta yolu benimseyen bir ümmet yaptık ki, siz insanlara şahit (örnek) olasınız ve peygamber de size şahit (örnek) olsun…” (2/Bakara 143) İmtihanımız, bu şahitliği ortaya koyup koyamadığımız oranda anlam kazanır.

 
            Şahitlik hayatta pasif değil aktif olabilmektir, güdülen değil adalet üzere yöneten olmaktır. Şahitlik adaleti hakim kılmaktır. Rabbimiz Mü’minlere “Ey iman edenler! Allah için şahitler olarak adaleti yerine getirenler olun” (Nisa 135) buyurmaktadır. Şahitlik hayata müdahil olmaktır. Zulme, haksızlığa, tuğyana, günaha, yalana ve şirke müdahale… Müdahale ve mücadelenin alanı hayatın tümünü kapsamaktadır. Mü’min birey itikadi, ibadi, siyasi, ekonomik ve toplumsal şirkleri ortadan kaldırmakla mükelleftir. Allah’a karşı sorumluluklar, gerektiğinde gece gündüz, gizli açık malından harcamayı, gerektiğinde hicret, gerektiğinde ölmeyi zorunlu kılabilir. Evet, asrın garibi Müslüman için hayata şahitlik etmek kolay değil. Yol dikenler ve engellerle dolu; lakin nebevi mirası devam ettirmek ve Allah’ın cennetine talib olmak için elzem bir durum bu.


            Bir hırka, bir lokma anlayışını reddeden dinimiz, çarpıtılmış zühd anlayışına, bidat, hurafe ve içinde şirki barındıran tasavvufi ritüellere, bununla birlikte insanı miskinleştiren ve pasifleştiren mistik yaşantıya karşıdır. Bu karşı oluş Kur’an’ı hakkıyla okuyan her Müslüman tarafından tüm çıplaklığı ile müşahede edilecektir.

 
            Kur’an’ın bir hayat kitabı olduğunu ve hayatın her anına ve alanına hayr ve adalet üzere müdahale ettiğini bilen Müslümanların yaşadıkları hayatta pasif olmaları beklenemez. Mü’minler bir haksızlık, kötülük ve zulüm gördüklerinde bunu elleriyle veya dilleriyle engellemeleri gerektiğini, bu da olmuyorsa hiç değilse kalben bu fiilleri çirkin görmeleri gerektiğinin bilincindedirler. Müslümanlar iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak gibi ilahi bir misyon ve sorumlulukla mükelleftirler.


            Hayata tevhid ve adalet üzere şahitlik yapmak gerekir. Tevhid, İslam inancının temel şiarıdır. Müslüman, kalbini ve zihnini asrın modern putlarından tevhidin nuru ile temizleyebilir. Tevhid abı hayattır. Ölü kalpleri diriltir; insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Tevhidin ve adaletin bireysel ve toplumsal hayatta tesisi ancak hayata hakkıyla şahitlik yapan muvahhidlerin eliyle mümkün olacaktır.


            Mü’min vahyin şahididir. Bu şahidlik ilahi iradenin müslümana yüklediği asli sorumluluktur. Yüce Kitabımızda mü’minler: "Rabbimiz! İndirdiğine inandık, Peygambere uyduk; bizi şahid olanlarla beraber yaz". (Ali İmran 53) dediler. Vahyin ve İslam’ın şahidliği, kınayanın kınamasına aldırmadan, mazlum ve mahrumun hakkını korumak, haksızlıklara karşı koymak, doğruların modeli olmak, kısaca tüm insanların takip edeceği bir yol çizmekle mümkün olacaktır.

 
            Şahitlik etmek İslam’ın tanığı olmak demektir. İslam ortaya konulan canlı tanıklıklarla açığa çıkar, sessizliği bozar, cahiliyenin gerçek yüzünü, sömürgen, köleleştirici taraflarını deşifre eder. Şahitlik, hayatın çeşitli aşamalarla dolu bir imtihan olduğu bilincini taşımaktır; zalimlere karşı en üstün konum alıştır.


Rabbimiz bizleri hayata hakkıyla şahitlik edenlerden eylesin. Kuran’ın ve Hz. Resul’ün sünnetinin rahlei tedrisatında ömür tüketerek hayata şahitlik edenlerden eylesin. Rabbim müslümanca yaşamayı ve iman üzere ölmeyi nasip etsin. Hz. Ömer’in güzel duasıyla bitirecek olursak: “Allah’ım bizleri şehitlikle rızıklandır.”

 

 

                                                                         İdris GÖKALP

 

1 Şubat 2016 Pazartesi


 

 

ÇOCUK EĞİTİMİNDE DUANIN ÖNEMİ

                                                       
Dua, bir ibadettir, dua kulluğun özüdür, dua Rab’e dönüş ve yönelişin adıdır. Kulluktan bahsedilen bir yerde, duadan bahsetmemek mümkün değildir. Zaten, Allah (cc) da "Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var!" (Furkan, 77) buyurmuyor mu? Ve "Dua edin kabul edeyim." (Mü'min, 60) diyen de bizzat Kendisi değil mi?

         Dua; kulun, Allah’ın yüceliği karşısında aczini itiraf etmesi, sevgi ve tazim duyguları içinde Allah’ın lütuf ve yardımını dilemesi olarak ifade edilmektedir. Mânevî bir sığınak olan dua, Allah ile kul arasında kuvvetli bir bağ oluşturur. İnanan insan dua sayesinde Sonsuz Kudret'e sığınır. Dua, insanın iç dünyasından başlayarak bütün âlemi evrensel bir dil olarak kuşatır; insanı olumlu düşünmeye sevk eder, olumlu düşüncelerini ise geliştirir. Dua, atomlardan galaksilere kadar kâinatta var olan nizamı insana fark ettirir.

Çocuk psikolojisi ile ilgili kaynaklarda, ilk yıllarda verilen eğitimin, sonraki hayatında çocuğu büyük ölçüde etkilediğinden bahsedilmekte ve ilk izlenimlerin insan ruhunda derin ve hatta beyninden sökülüp atılmayacak kadar tesirli izler bıraktığı belirtilmektedir. Dua eğitimi de bu eğitimlerden biridir.

İnsan için fıtri bir kaynak olan dua, çocuğun iç ve dış dünyasında ona farklı bakış açıları kazandırabilecek olan bir ritüeldir. İnsanın özünde bulunan bu dua yeteneği eğitimcilerin desteğine muhtaç olan bir gelişim potansiyeline sahiptir. Çocuklar mümkün olduğu kadar erken yaşta, en basit cümlelerle başlayarak, içlerinden geldiği gibi dua edebilmeyi öğrenmelidirler. İşte bu noktada aile ve eğitimcilerin, çocukları doğru yönlendirmesi, onlara doğru dua etme alışkanlığını kazandırmaları ve dua ile birçok sıkıntıların üstesinden gelebileceklerini öğretmeleri çocukların dini gelişimleri açısından büyük önem arz etmektedir.

Din duygusunun bir ifadesi olan duanın, insan ruh ve bedeninde meydana getirdiği mucizevî değişikliklere dikkat edildiğinde duanın eğitim açısından mutlaka doğru kullanılması gereken bir ihtiyaç olduğu göz önüne alınmalıdır.

Dua etmek çocuğun dini bilincini besler ve onu din eğitimine hazır hale getirir. Dua eden çocukta, Allah inancı ve dine dair soyut kavramlar aklında belirmeye başlamıştır. Dua esnasında geçen dini kelime ve kavramların anlamını merak edecek ve çevresine soracaktır. Alacağı cevaplar çocuğu tatmin ederse bu onun din eğitimine büyük gelişmeler sağlayacaktır.

Çocuk eğitimi dua ile başlar. Peygamberimizin bütün hayatı incelendiği zaman çocuk ve duanın bir bütün olduğunu, kendisine bir çocuk getirildiği zaman dua ettiğini, dua öğrettiğini ve duanın güzelliğinde bir hayatı öğrettiğini görüyoruz. Bu aileler için de bir örnektir. Dua eğitimine, Yüce Allah’ın (cc) çocuklara tanıtılması ve sevdirilmesi ile başlanabilir. Allah'a imanın temel bir tezahürü olarak dua etmenin önemi üzerinde durulabilir. İnsanın isteklerine cevap verebilecek yegâne güç ve kudret sahibinin Allah olduğu, yetişmekte olan çocuklara ve gençlere güzel bir şekilde verilmelidir. Bir çocuk, yöneldiği kapının yüce, kendinin de oldukça zayıf olduğunun farkında olursa, duanın mahiyetini daha iyi idrak eder. Dua eğitiminin vazgeçilmez temel şartı Allah'a imandır.

Çocuklara ezberletilen çeşitli dualar onların Allah’a yaklaşımını sağlayacaktır İnanmanın temelini sağlam atmak ve çocukta dini kavramları oluşturmak açısından dua çok önemli bir yer tutar

Dua eğitiminde, eğiticinin şahsiyeti de önemlidir. Burada asıl olan, anne ve babaların duayı nasıl hissettikleri ve yaşadıklarıdır. Meselâ namazlardan sonra, istirahata çekilirken, yemek öncesi ve sonrası ebeveynini dua ederken gören çocuklar, dua alışkanlığını daha kolay edinir. Çocuğun ruhen duaya hazır hâle getirilmesi dua eğitiminde önemli bir safhadır. Bunun için çocukta sessiz kalabilme ve iç huzura ulaşabilme hâlinin gelişmesi üzerinde durulabilir. Böylece çocuğun iç dünyasının gelişmesi sağlanabilir. Bilhassa Ramazan ayı, hac ve kurban günleri, perşembe akşamları ve cuma namazları dua eğitiminde oldukça verimli ve bereketli zaman dilimleri olarak değerlendirilebilir.

Dua, çocuğun şuuraltı beslenmesine yardım eder. Çocuk ve gençlerin güçlü bir dua eğitiminden geçmesi, onlara kendi benliklerini aşıp Allah'a tam bir kul olmanın yollarını açar. Duanın çocuğun ahlâk ve şahsiyeti üzerine de tesiri büyüktür. Dua insanın duygularını yükseltir, küçük ve adi ihtiraslardan kurtarır, ruha sükûnet ve ferahlık verir. İnsanın benliğini meydana getiren şahsiyetin kuvvetlenmesine yardım eder. Dua kişinin ahlâkını yükselttiği ve ahlâki duygularını geliştirdiği için, evrensel ahlâklı insan yetiştirmeyi gaye edinmiş İslam eğitiminin vazgeçilmez bir unsurudur.

Yemeklerden önce ve sonra, bir karar aşamasında, sıkıntı veya ferahlık anlarında, istirahat öncesi, yeni bir güne başlarken duaya ayrılacak kısa bir zaman çocuklarımızda duanın ehemmiyeti hususunda güzel düşünceler oluşmasına vesile olur. Dua, insanın iç dünyasını aydınlatır, geleceğe Allah'a güven ve itimat içerisinde bakabilmesini sağlar. Allah'a yönelmiş, şükür hisleri ile dopdolu, zor zamanlarında O'nun yardımının kendisine ulaşacağı ümidini taşıyan bir çocuk kopmaz bir ipe tutunmuş demektir.

Bilinçli bir dua eğitimi, çocuklarımızda tevhidi bir anlayışın oluşmasını sağlayacaktır. Fatiha suresini anlamıyla öğrenen bir çocuk, Allah’tan başka kimseden yardım istenmeyeceğini ve sadece O’na dua edileceğini bilir. Duada tevhid önemli bir konudur. Çocuklarımızın zulmün en büyüğü olan şirkin her çeşidinden uzak durmaları ve şirki terennüm etmemeleri için Yalnız Allah’a dua etmeleri ve dualarına her hangi bir varlığı aracı koymamaları gerekmektedir

Çocuğumuza dua etmenin adabını öğretmeliyiz. Kur’an-ı Kerimde “Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah aksam zikret ve gafillerden olma.”(Araf 205)  ayetinde samimiyetle ve sesini yükseltmeden dua edilmesi tavsiye edilmektedir. Duayı kabul olacağına inanılarak yapmak, duada “dua ettim kabul olmadı ”diyerek acele etmemek, Allah’a hamd veya besmele ile duaya başlamak, elleri kaldırmak, kalbin bütün samimiyeti ile dua etmek, elleri yüze sürmek, dua ederken iç huzuru içinde bulunmak, dua bitince âmin demek Hz. Peygamberin dua esnasında uyguladığı ve Müslümanlara tavsiye ettiği işlerdir.

Çocuklar mümkün olduğu kadar erken yaşta, en basit cümlelerle başlayarak, içlerinden geldiği gibi dua edebilmeyi öğrenmelidirler. Dua öğretiminde asıl olan kişiyi Allah’la buluşturmaktır. Çocuklarımıza öncelikle dua okumayı değil dua etmesini öğretmemiz gerekir. Zaten yapılan araştırmalarda çocukların birçoğu duayı “Dua Allah’la konuşmak demektir. Allah’tan bir şey istendiği zaman edilir” diye tarif etmektedirler. Dua içten nasıl geliyorsa, yapaylıktan uzak, jestlere, bir takım formüllere uymak mecburiyetinden sıyrılarak, ruhumuzun olanca içtenliği ile deruni bir zevk havasında yapılması gerektiği çocuklarımıza öğretilmelidir. Çocuklarımızı Allah'ın huzurunda derdini dökmeye, onunla konuşmak için her şeyden faydalanmaya, onunla güven içinde konuşturmaya alıştırmamız gerekir. Tıpkı sevilen ve bütün kalbiyle sizi seven bir kimseyle çekinmeden ve serbestçe konuşur gibi. Sadece belli kalıp sözlerle dua edebilirsin diyerek çocuğu duadan soğutmamaya özen gösterilmelidir.

Okul öncesi dönemdeki çocuklara ibadetler ve dua çok ilginç gelir, bizi taklit etmeye çalışırlar. Bizimle birlikte namaz kılmak, dua etmek isterler. Bu noktada yemeklerden önce ve sonra Allah’a verdiği nimetlerden dolayı sesli olarak şükretmek, namazlardan sonra yine sesli olarak dua etmek; kendimiz, eşimiz, aile büyüklerimiz ve çocuklarımız için iyi dileklerde bulunmak yavrularımız üzerinde büyük tesir bırakır ve onları Allah’a yaklaştırır.

Sadece zorluk anlarında değil mutluluk ve refah anlarında da dua edilmesi, böyle bir davranışın Allah’ın sevgisini kazanmada önemli olduğu bilinci çocuklara öğretilmelidir. Eğer çocuklarımıza devamlı dua etme alışkanlığını kazandırmak istiyorsak, onları tek basına dua etmeye alışıncaya kadar dualarında yalnız bırakmamak gerekir.

Çocukların küçük yaştan itibaren kendisi haricindeki insanlar içinde dua etmeye yönlendirilmesi gereklidir. Anne-babaları, arkadaşları, sevdiği insanlar ve tüm insanlar için dua etmeye yönlendirilmeleri onların sosyal gelişimlerine katkıda bulanacaktır. Zaten çocuklar ben merkezli dualardan sonra en çok aileleri, akrabaları ve yardıma ihtiyacı olan insanlar için dua etmektedirler. Yaptıkları dualar çocukların, ailenin bireyi, toplumun ve insanlığın bir ferdi olduğu bilincini besleyecektir.

Çocuğun terbiyesinde Hz. Adem’den başlayarak, Kur’an'la insanlığa yayılan ilahi yardım talebi yani dua, çocuğun dinin sosyalleşmesinde, duygularının eğitilmesinde, karakterinin sağlamlaşmasında, şahsiyetinin kuvvetlenmesinde, ahlaki duygularının gelişmesinde, çocuktaki içsel enerjinin niyet haline dönüşmesinde ve Din Eğitiminin hedeflediği mükemmel insanın yetiştirilmesinde merkezi bir öneme sahiptir.

Sonuç olarak çocuğumuzun eğitiminde ve manevi terbiyesinde önemli bir öneme sahip olan duanın ilahi bereketinden kendimizi ve çocuklarımızı mahrum etmemeliyiz. “Dua etmezseniz ne öneminiz var” diyor Rabbimiz Allah ve “Dua ibadetin özüdür” diyor Hz. Resulallah. Ne mutlu Bize şahdamarımızdan daha yakın olan Allah’a her daim samimi dua ile yaklaşanlara…

 

                                                                  İdris GÖKALP