6 Mart 2016 Pazar

EĞİTİMİN ANA TEMASI “SALİH İNSAN YETİŞTİRMEK”






        İslam toplumunun kendi yaşantısına, inancına, yüce değerlerine ve izzetini elde etmek için verdiği kavgasına uygun bir eğitim sistemine olan ihtiyacı bugün daha da artmıştır.

            Özellikle şu anda şiddetin, cinnetin ve şehvetin kurbanı olmuş genç nesillerimizin içinde bulunduğu buhranı, sıkıntıyı görünce değerlerimize uygun eğitim sisteminin önemi daha da iyi anlaşılmaktadır.

            İslam toplumunun ihtiyacı olan eğitim sistemi Müslüman’ın hayatını baştan sona düzenleyecek, sosyal statüsü ve ırkı ne olursa olsun toplumun bütününü içine alacak ve her  şart ve ortamda kendisi ile ayakta kılınacak bir sistemdir.

Modern zamanlarda ulus devletler içinde eğitim felsefesinin temel amacının mevcut statükocu kültürün tüm nesillere yayılmasını sağlamak olduğunu görüyoruz. Yani tek tipçi, düzene uygun kafalar yetiştirmek ulus devletlerdeki eğitim paradigmalarının temel amaçları arasındadır. Ulus devletler bazı istisnalar hariç artık firavunvari yöntemlerle halkı kendilerine kul-köle etmiyorlar. Bunun yerine eğitimin değiştirici- dönüştürücü etki ve gücünden yararlanıyorlar.

İncelediğimiz zaman eğitim kadar etkili bir yöntem ve vasıta bilmiyoruz. Bu nedenle Kur’an ilk olarak “namaz kıl”, “ibadet et”, “cihat et” vs. emirlerle değil; “ Kendini, evreni, kitabını oku!” emriyle inmeye başlamıştır. Kur’an’ın yerle göğü birleştiren ilk inen beş âyeti, İslam’da eğitimin temel esaslarını ve ana temasını ortaya koymuştur.

“Oku O yaratan Rabbinin adıyla! İnsanı bir kan pıhtısından yarattı! Oku, O, cömertliğinin sonu olmayan Rabbinindir! Kalem ile (yazmayı) öğreten de. O, insana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alak 1-5)

 İslami eğitime bizler aynı zamanda tevhidi eğitim de diyebiliriz. Çünkü tüm peygamberlerin ortak mesajı tevhid idi. Ve insanları tevhid üzere davet edip tevhid üzere eğitiyorlardı.

Aslında Kurani, İslami bir bakış açısıyla baktığımız zaman  eğitimi cahili eğitim ve Tevhidi eğitim diye ikiye ayırmamız mümkündür.     

Cahili eğitim, Allah’ı bilimsel anlayışına karıştırmayan, vahyi dışlayan, laik, seküler karakterli, bilimi ve aklı put haline dönüştüren bir eğitim anlayışıdır.

Cahili eğitim Allah’ı gündemine almayan, besmelesiz bir eritim sistemidir. Yıllardır ve maalesef tüm pansuman tedbirlere rağmen hala ülkemizde hakim olan anlayışın bu olduğunu söylemek abartı olmasa gerek.

Ne hazindir ki, temel hedefi insanı ruhen ve bedenen yüceltme olan eğitim, çoğu zaman amacının dışında da kullanılabilmektedir. Materyalist eğitimi nesillere dayatanlar artık Firavun’un düştüğü hataya düşmemektedirler. Ülkeleri asimile etmeden önce, eğitim vasıtasıyla zihinlerini elde edebilmektedirler. Neticede eğittikleri insanlar, derileri, giysileri ve renkleriyle yerli; düşünce ve kişilikleriyle yabancılaşmaktadırlar. Bu eğitimle yetişen nesiller şizofreni hastasını andıran iki kişilikli bir insan profilini ortaya koymaktadırlar. Kimlikleriyle Türkiyeli, Mısırlı, Pakistanlı, Hindistanlı vs. olup, ruh ve düşünceleriyle Fransız, İngiliz, Amerikan vs. gibi düşünebilmektedirler.

Müslüman şahsiyet sahibidir; mefkûresi, duruşu bellidir; yabancı kan kabul etmez; dışarıdan empoze edilen değerlere karşı durur, reaksiyon gösterir, inanç ve kimliğini korumak için gerekirse en kıymetli varlığını verir. Bu nedenle İslam âleminde görülen çalkantı ve sıkıntıların çoğunun temelinde materyalist eğitimin getirdiği tahribat yatmaktadır.

Cahili eğitim sistemlerinde Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna atölyesi konumunda işlev yapmaktadır. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta kulluk yapmaya hazır insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.  

            Biz Müslümanların medeniyetinde eğitim  merhamet ve şefkat temelleri üzerine yükselir. Tıpkı Rahman Sûresi’nin girişinde işaret buyrulduğu gibi temeli şefkat, merhamet ve muhabbete dayalıdır. İnsanlığın değişmez değerlerinden neş’et eder. İnsanı tanrıyla savaşan bir ‘hırsız’ olarak değil ‘şeref’ ve ‘keramet’ sahibi bir şaheser olarak tanımlar. Parçalayıcı değil bütünleştirici (cami)dir. Ötekini tanımlayıcı değil tanıyıcıdır.

Eğitimin en yüksek amacı hakikati bilmektir. Bizim medeniyetimizde eğitim özgürlükçü ve hür düşünceye dayalıdır. Özgürlüğün olmadığı yerde ilim ve fikir hareketi olmayacağı bir hakikattir.
 İslami eğitimin en öncelikli şiarı ve ilkesi rabbani olmasıdır. Ve biz Müslümanların eğitime dair yapacağı tüm çalışmaların mihverini (konuşulan, tartışılan ya da düşünülen bir konunun en önemli noktası.) Allah’ın Rab ismi oluşturmalıdır.
Eğitim fıtrata uygun olmalıdır. İslami eğitim metodları, bir bütün olarak insan şahsiyetine uygundur.  Yani metodlar insan yapısına göre vaaz edilir. Ölçü, insanın yapısıdır. Metod olarak lüzumsuz ve yüzeyde olan şeylerle uğraşmaz. Metodun esaslarını, insan davranışını idare eden merkezlere göre koyar.

Eğitimimizin temel  hareket noktası insanın fıtratına uygun oluşudur. Genel olarak İslam insanın doğuştan iyi olduğunu kabul eder. Bozulma sonradandır. “Biz, gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn - 95/4) Ve Allah Rasulü sav “Her doğan çocuk muhakkak İslam fıtratı üzerine doğar. Anasıyla babası onu Yahudi veya Hıristiyan veya Mecusi yaparlar. Nasıl ki her hayvanın yavrusu aza itibariyle tam olarak doğar. O hayvanın burnunda, kulağında eksik, kesik bir şey görür müsünüz?”  buyurmuşlardır.

İslam medeniyetinde eğitim yalnız zihni doyurmak istemez. Çünkü yalnız zihni ele alarak yapılacak eğitim tek yönlü ve eksiktir. Bu yönüyle batı eğitim sisteminden ayrılır. Çünkü onlar eğitimi fayda ve maddeci yönde uygulamaktadırlar. Fayda ile madde arasındaki münasebeti dikkate alıyorlar. Oysa, faydanın bir de mana ile alakası vardır.

            İslami eğitimin hedefi en yalın şekilde ifade edilecek olursak: “İnsanı dünya ve ahirette en iyi, en yararlı, en hayırlı ve en güzel olana ulaştırmaktır. İslami eğitim, düşüncede, inançta ,ahlakta ve duygularda; bunun yanında iş ve davranışlarda Müslüman insanın oluşmasını sağlamaktır. Yani İslami eğitimin amacı, ana teması “Salih İnsan” yetiştirmektir.

            İslami eğitim İslamın mesajının yeryüzünün her köşesine yayılmasını ve tüm insanlığa ulaşmasını amaçlar. İslami eğitim yeryüzünde ne kadar tağut varsa, müstekbir ve zalim  varsa hepsinin İslam karşısında diz çöktürecek özgüveni yerinde, imanlı, vahyi kuşanmış, adil nesiller yetiştirmeyi amaçlar. İslami eğitim metodunun asli gayelerinden biri de “Yeryüzünde fitne (şirk ve küfür) kalmayıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar cihad etmektir.

            Beşir Eryarsoy hocamızın ifadesiyle ümmetin inşa etmekle sorumlu olduğu medeniyetimizin bir eğitim metodu ve gayesi vardır ve bu gaye: “Görev ve sorumluluklarını yerine getirebilecek keyfiyet ve şahsiyete sahip, ahlaki değerleri özümsemiş, insanlığa mesajını her şart ve durumda en yetkin bir surette ulaştırabilecek kimlikli, kişilikli, fedakar, “nitelikli insanlar” yetiştirmek olmalıdır.(Beyanımız syf:73)

Eğitimin biricik rehberi ve öğretmeni Hz. Resulallah (sav) dir. O, “ümmet” veya “nesil” yetiştirmek için takip ettiği yol, yöntem ve metod ile bizlere örnektir. Çünkü tarihte onun kadar başarılı bir eğitimci görülmemiştir. O, uyguladığı eğitim sayesinde her bakımdan cahiliye içerisinde yaşayan bir toplumdan her alanda birinci dereceden örnek şahsiyetler yetiştirmiş ve bu yüce şahsiyetlerin zenginliklerle dolu kişiliklerini insanlığa armağan etmiştir.

            Medeniyetimizde eğitimin metodunu ve müfredatını belirleyen Kuran ve sünnettir. Peygamberimiz Kur’an’ı tebliğ etmiş, açıklamış, insanlara bilmediklerini ve hikmeti öğretmiş ve onları eğitmiştir (tezkiye etmiştir). Sevgili Peygamberimiz bunları yaparken “Kur’an’a hâkim, onu gölgeleyen, arka plana atan” bir eğitimci olarak değil, bizzat kendisi Kur’an’a hadim, onu rehber edinen ve onun ışığında vazifesini yapan bir rehber olarak davranmıştır. Bugün de Hz. Peygamber’in rehberlik, eğitimcilik usulünü uygulayan eğitimcilere ihtiyaç var ve yokluk, eksiklik bunların eksikliğidir.

             Bunun yanında İslami Eğitim Metodunun üzerine bina edildiği ilk esas iman esasıdır. Söz konusu iman delile dayanmaktadır. Bu iman insanı rabbe itaate ve sadece ona boyun eğmeye sevkeden, Ona bağlanma ve ona kul olma bilincine ulaştıran, Onun azabından ve gazabından korkmaya, sadece Onun rızasına ve sevabına rağbet etmeye götüren aksiyonel bir imandır. Bu iman hayatın tüm yön ve ilişkilerinde, bütün bunları gerçekleştirmek üzere insanı kendi hayatını ve davranışlarını yönlendirmeye sevk eder.

“Deki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Alemlerin Rabbi Allah içindir. Ben bununla emrolundum ve Müslümanların ilkiyim.

İşte İslam ümmetinin eğitim anlayışı böyle bir imandan beslenmiştir. İslam toplumu ilmini bu imandan almıştır. Bu iman sayesinde fetihler gerçekleşmiş ve tarihi övünç kaynakları ortaya çıkmıştır. Bütün bunlar kuranın büyüklüğüne inanarak, ona hizmet ederek ve içerdiği engin manaları ve emirleri pratize ederek gerçekleşmiştir.

Allah bize Kitabı mübin olan Kuranı indirmek suretiyle  canlı, pratik, tatbiki kolay ve beşeri bir üslupla şeriatını nasıl uygulayacağımızı öğretmiştir.

İnsanın en yüce görevini ve en şerefli amacını Allah’a kulluk ve bu kullukta nefsi arındırma işlevi olarak belirlemiştir. Belirtilen kulluk ve nefis tezkiyesi sureti ile, aşağılara düşmekten kurtulmayı, sapıklıktan, zilletten ve şehevi tutkulardan uzaklaşmayı onu en önemli hedefi olarak belirlemiştir.

Hülasa eğitim anlayışımız salih insan yetiştirmeyi, cahili eğitimden arınıp tevhidi eğitimi ikame ve tesis etmeyi, emri bil mafruf ve nehyi anil münkeri öncelemeyi, bunun yanında dünya ve ahirette huzur ve saadeti amaçlamakta, bu amacı gerçekleştirmeye yönelik ise bireyden, aileye aileden cemaate cemaatten ümmete ve ümmetten medeniyete giden kutlu yolda Müslüman şahsiyetler yetiştirmeyi hedefler.

Ne mutlu İslami eğitimin aydınlığında nesillerini hayr üzere yetiştirenlere, ne mutlu Kuran ve Sünnetin ışığında Müslüman şahsiyetler ile geleceğini inşa edenlere.

                                                                               İdris GÖKALP





ÇOCUK EĞİTİMİNDE İSLAMİ AİLE MODELİ

Hamd, bize kendi nefislerimizden eşler, eşlerimizden de çocuklar ve torunlar yaratan ve bizleri güzel nimetlerle rızıklandıran Allah’a mahsustur. Salât ve Selamda merhamet, fazilet, adalet ve edepte en güzel örnek, mükemmel aile reisi Hz. Muhammed’e olsun.

İslam toplumu aile esasına dayanmaktadır. Aile, genel tanımı itibariyle toplumun çekirdeği ve onu meydana getiren parçaların en küçüğüdür. Aile; birbirinden destek alan, birbirine dayanan ve yaslanan, birini çekince diğeri ayakta kalmayan birden fazla unsurun birlikteliğidir. Aile, acının, sevincin, ekmeğin, aşın, barınağın en yoğun biçimde paylaşıldığı ortamdır. Aile, kişinin huzur bulduğu ortam, neslin devamı için bir vesile, kişiyi günah iş ve davranışlardan koruyan bir engel ve kalkandır. Aile, kendimizi, eşimizi, çocuklarımızı ve yakınlarımızı Rabbimizin bildirdiği inanç ekseni çerçevesinde yetiştirmeye çalıştığımız ve sığındığımız güvenli limanımızdır.

            İnsanlığın değişmez değerlerinin diğer adı olan Aziz dinimiz İslam, müntesiplerinin eliyle sağlam, sağlıklı ve huzurlu bir toplum kurmayı amaçlar. Bunun yolunun da “İslami Aile Modelinden” geçtiğini ifade eder. Yüce kitabımız Kur’an, bizlere model ve örnek ailelerden (Adem’in, Nuh’un, İbrahim’in, İmran’ın ailesinden) bahsederek, cennetin dünyadaki şubesi olan ailenin nasıl olması gerektiğini öğretmiştir. Toplumsal yozlaşmanın zirve yaptığı, yalan, dolan ve sahtekârlığın doğal karşılandığı bir toplumda yaşıyor oluşumuzun altında yatan sebep bozulan aile düzenidir. Dolayısıyla bu kötü gidişe dur demek için yine bozulmanın başladığı yerden; yani aileden düzeltmeye başlamak lazım toplumu. Aksi takdirde toplumdan şikayet ederek, memleket meseleleri lafazanlığı yapmaya hakkımız olmadığı gibi hiçbir faydası da yoktur. Toplumsal değişim de ancak tevhid, adalet ve özgürlük şiarıyla yüceltilmiş bir aile modeliyle mümkündür. İslam’a göre her aile, tevhid bilinciyle vahdete atılmış mübarek bir adımdır. İslam, dünyayı minyatür bir cennete çevirmek için gönderilmiştir. Müslüman aile; sevgi, şefkat ve dayanışma temelleriyle yükselen ailedir. Bu aile modelinde anne ve babanın birçok vazifesi olmasına karşın bunların içinde en öncelikli ve önemli olanı çocuklarının terbiyesidir; güçlü ve salih bir nesil oluşturmaktır.

İslami bir ailede ebeveynler çocuk eğitiminin küçük yaşlardan başlandığının bilincindedirler. Çünkü okul öncesi dönem  (0-6 yaş) olarak bilinen ve pedagogların ittifakıyla kritik dönem diye adlandırılan bu dönem çocuğun karakter ve şahsiyetinin belirginleştiği dönemdir. Bu dönem, çocuğun "şuuraltı beslenme dönemidir". Bundan dolayı, okul öncesi eğitim hayatın ilk ve en önemli basamağıdır.  Hatta bazı İslam alimleri meseleyi daha geniş bir pencereden ele almış ve çocuk eğitimine, sanıldığının aksine çocuğun doğumuyla değil, bu işin önemini vurgulamak amacıyla “eş seçiminden” başladığını ifade etmişlerdir. Salih bir baba ve Saliha bir annenin çocuk eğitimindeki etkisi göz ardı edilmemelidir. Rabbimizin rızasının gözetildiği ve prensiplerinin uygulandığı bir ortamda yetişen çocuk daha sağlıklı ve huzurlu bir birey olarak hayata adım atacaktır. “Dedenin yediği elmadan torunun dişleri kamaşırmış” düsturundan yola çıkan anne ve babalar önce kendi eksiklerini tamamlayarak çocuklarına güzel örneklikler sergilemelidirler.

            Çocuk yetiştirmek meşakkatli, bir o kadar da sabır isteyen bir uğraştır. Hepimiz birer emanetçiyiz ve çocuklarımız bize Rabbimiz tarafından verilmiş en büyük emanettir. Rabbimiz Allah(cc) Tahrim suresinin 6. ayetinde “Siz ey iman edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan tarifsiz bir ateşten koruyunuz!” buyurarak bizlere, çocuklarımıza sahip çıkma noktasında müthiş bir ikazda bulunmaktadır. Kutlu Nebi (sav) “Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden mesulsünüz” ve “Hiçbir baba çocuğuna güzel terbiyeden daha güzel bir miras bırakmaz” buyurarak bu emanet bilincimizi daha bir diri tutmaktadır. Çocuklarımızı dünya ve cehennem ateşinden korumak, bütün şeytani tuzaklara ve hastalıklara karşı koruyucu aşılar yapmak, onları yarınlara müslümanca hazırlamak İslami bir ailede her anne ve babanın görevidir.
           
            Müslüman bir ailede ebeveyn, çocuğunu hem ruhi, hem bedeni, hem de ahlaki anlamda eğitmekle mükelleftir. Çocuğa ilk öğretilecek kelime “Allah” olmalıdır. Onlara her zaman helal lokma yedirilmeli, evdeki dini, ahlaki ortam en güzel şekilde ayarlanmalıdır. Şükür, sabır, sadakat, merhamet, iyilik vb. ahlaki terimler örnek olunarak öğretilmeli, İslam büyüklerinin hayatları anlatılarak çocukların bunları örnek almaları sağlanmalıdır. Yedi yaşına gelindiğinde namaz kılmak, oruç tutmak vb. ibadetler uygulamalı öğretilmeli, çocuk on yaşına geldiğinde en güzel şekilde dini vecibelerini yerine getirecek halde olmalıdır. Bunun yanında çocuğun cemiyet içinde yaşayan bir birey olduğu gerçeği de unutulmadan, başkalarıyla paylaşma ve birlikte iş yapma kabiliyeti geliştirilmelidir. Günümüzün problemlerle do­lu ve karmaşık dünyasında, böyle bir istikamet sunan, insanî ve ahlâkî değerleri ihtiva eden bir eğitim anlayışına her ailenin ihtiyacı vardır. Şu bir gerçek ki, İslam’a aykırı davranışların benimsendiği, yaşandığı ve yadırganmadığı bir aile ortamında Müslüman çocuk yetiştirmek, çölde gül yetiştirmekten zordur.
           
            Kur’an ve sünnete uygun yani ideal çocuk, fıtratı bozulmamış çocuktur. İdeal aile ise bu fıtratı muhafaza etmeye çalışan ailedir. Rabbimiz, insanın anne karnından hiçbir şey bilmeden doğduğuna işaret eder. Bir rivayete göre de Resulallah (sav) çocuğun fıtrat üzere yani Rabbini birleme potansiyeli ile doğduğunu, ama onu anne ve babasının Yahudi, Nasrani ve Mecusi yaptığını söyler. İslami aile modelinde anne ve baba çocuğunu eğitirken bu fıtrat hadisi kendine düstur edinmeli ve çocuğunu Allah’ın çizdiği fıtrat kanunları çerçevesinde eğitmeyi kendine ilke edinmelidir.

            Ailenin baskıcı ve otoriter, aşırı serbestliğe dayanan, tutarsız, kararsız ve sorumsuz, aşırı koruyucu ve kollayıcı tutumları Müslüman bir ailede olmaması gereken ve ileride sıkıntılara neden olacak hatalı davranışlardır. Çocuğu korkutup tehdit etmek, onun evhamlı, korkak ve sabit fikirli olmasına sebebiyet verecektir. Ceza vermek suretiyle sağlanan terbiye korkuya dayanan, temeli çürük bir terbiyedir. Çocuk üzerinde disiplin sağlamanın en emin yolu sevgi, şefkat göstermek ve çocuğa iyi örnek olmaktır. Şurası unutulmamalıdır ki, çocuğa harcanmış emek, boşa gitmeyen büyük bir yatırımdır. Aile, çocukla kaliteli ve dengeli zaman geçirmelidir. Çocukla nitelikli beraberlikler oluşturulmalıdır. Çocukla zamanı fazla geçirmek iyi bir iletişim oluşturmak anlamına gelmez. Buna ev hanımı annelerin dikkat etmesi gerekmektedir. Anne ve baba olarak çocuklarımızı kötü arkadaş ve ortamlardan, iletişim araçlarının ve medyanın mikroplarından arındırmalıyız. Çocuklara özgüven ve ahlak kazandırmalı, israfın her çeşidine karşı bilinç vermeliyiz. Çocukların zihinlerine kul hakkı ve adalet bilincini yerleştirmeli ve onlarda bu güzel hasletlerin meleke haline gelmesine çalışmalıyız.

            Müslüman bir ailede çocukla birlikte ibadet etmek, onun aklının alabileceği sözcükleri söylemek, bununla birlikte bunları ders anlatıyor havasında değil, çocuğun sevgi ve güvenini kazanarak, duygularına hitap ederek, sevdirerek ve yeri geldiğinde oyuna dönüştürerek sunabilmek önemlidir. Din ve manevi eğitim derken hep Kur’an okutmak ve namaz kıldırmak gelir aklımıza; oysaki Allah katında hak din olan İslam hayatın tümünü kuşatır. Sokağa çıktığımızda bir hayvana karşı davranışımız, bir misafir geldiğinde tutumumuz, yaşlı insanlarla diyaloglarımız, komşularımızla ve yakın akrabalarımızla münasebetlerimiz çocuğun dünyasında hayata dair kareler oluşturacaktır.

            Hülasa, İslami aile modeli, şahsiyetli bireylerin yetiştiği, vahyi önceleyen, fedakar ve itaatkar, Allah’a ibadet eden, çalışkan ve merhametli, misafirperver bir aile modelidir. Bu aile içinde eğitilen çocuklar dünyayı esenlik yurduna çevirmeye aday kişilikli ve şahsiyetli fertlerdir. Ebeveynin en büyük gayesi çocuğunu iyi yetiştirmektir. Hz. Ali’nin dediği gibi “Çocuklarınızı kendi yaşadığınız zaman göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştirin.” Eğitim ne kadar kuvvetli olursa, aile o kadar sevgi denizinde yüzecek, sevgi denizi ne kadar coşarsa toplumda o kadar huzur içinde yaşayacaktır.

            Ne mutlu Rabbimizin bizlere emanet ettiği göz nurumuz, yarınlar için umudumuz çocuklarımızı İslami bir aile atmosferi içinde yetiştirenlere. Ne mutlu kutlu Nebi’yi örnek alıp, çocuklarını en güzel edeple edeplendiren anne ve babalara.




                                                   İdris GÖKALP

4 Mart 2016 Cuma


Ashabın Sorularla Eğitimi


Başarılı olmanın en önemli basamaklarından biri metotlu çalışmaktır. Dinin insanlara anlatılması, emir ve yasaklarının tebliğ edilmesi, mesajlarının doğru bir şekilde aktarılması hususunda, uygulanan metodun önemi büyüktür. Uygulanan alan ve ulaşılmak istenen amaca göre bir değil, birçok metotlar da söz konusu olmaktadır. Metotların zamana ve şartlara göre değişken olması en önemli özelliğidir.
Peygamber Efendimiz’in eğitim-öğretim metotlarının temelini kolaylaştırmak, güçleştirmemek, müjdelemek, nefret ettirmemek [1] esası oluşturmaktadır. Bunu yaparken muhatabının durumuna, bulunduğu mekan ve zamana göre farklı metotlar uygulamıştır. Tedrici olarak öğretmesi, usandırıcı olmaması, bizzat uygulayarak göstermesi, teşvik edici olması, yeri gelince korkutması, geçmiş ümmetlerden haber vererek kıssalar anlatması O’nun öğretim metotlarından bazılarıdır.
Her yönüyle tam bir eğitim uzmanı olan Efendimiz’in uyguladığı öğretim yöntemlerinin başında “soru sorma” metodu gelmiştir. Hz. Peygamber bunu yaparak, zaman zaman muhataplarının dikkatini çekmiş, onları muhakeme yapmaya teşvik etmiştir. Ayrıca olaylar arasında ilişki kurmaya ve araştırmaya yönelmelerini istemiştir.
Dinin Direği Namaz
Ebû Hureyre (ra)’nin Rasûlullah (sav)’tan duyduğuna göre Efendimiz (sahabilere hitaben) şöyle buyurmuştur:
"Ne dersiniz, birinizin evinin önünde her gün beş kez yıkandığı bir dere/akarsu olsa, o kişide kirden pastan bir iz kalır mı?" Onlar; “Hayır, onda kirden pastan hiçbir iz kalmaz” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (sav):
"İşte beş vakit namazın konumu budur. Allah, beş vakit namaz sebebiyle hataları temizler" [2] müjdesini vermiştir.
Hz. Peygamber dinin temelini oluşturan namazı öğretirken muhataplarının anlayacağı dilden konuşmuş ve yaşadığı çevre itibariyle önemli bir yere sahip olan sudan bahsederek, onun temizleyiciliğine dikkat çekmiş ve bunu namaz ile özdeşleştirmiştir. Suyun maddi kirleri temizlediği gibi namazın da insanın işlemiş olduğu günahları ve yapmış olduğu hataları yok ederek manevi yönden arınacaklarına işaret etmiştir. Böylece sahabeler namazın ne kadar kıymetli bir ibadet olduğunu daha kolay kavramış ve hayatlarının bir parçası haline getirmişlerdir.
Gerçek Müflis Kimdir?
Ebû Hureyre (ra)’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (sav) "Müflis kimdir, biliyor musunuz"diye sordu. Ashab, “Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir” dediler. Rasûlullah (sav), “Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekat sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnad ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir” buyurdular. [3]
Bu hadis-i şerifte Hz. Peygamber'in "Müflis kimdir" şeklindeki sorusundaki gaye, muhataplarına toplum tarafından algılandığı gibi parası ve malı bulunmayan anlamını öğretmek değil, ahiret hayatıyla ilgili olan gerçek anlamına dikkat çekmektir. Hiçbir akçenin geçmeyeceği o günde geçerli akçenin, insanın ibadet, hayır, hasenat gibi Allah rızasını elde edebileceği işler olduğunu öğretmektir. Tabi ki insanoğlu böyle değerli bir akçeyi yitirmek istemeyecektir. Çünkü dünyada malını mülkünü kaybeden onları tekrar kazanabilir. Fakat ahirette kaybettikleri için ikinci bir kazanma fırsatı olmayacaktır.
İflas durumunda olan bir insanın psikolojik olarak da iflası söz konusudur. O psikolojiyi Efendimiz bizzat yaşatarak, o duruma düşmemeleri noktasında ashabını, daha işin başında uyarmaktadır. Böylece ibadet ve taatlerin ne anlam ifade ettiğini daha iyi kavratmış olmaktadır.
Diğer güzel bir örnek ise öfke ile ilgili olandır. İnsanların kendini kontrol edemediği ve sonrasında pişman olduğu en büyük hatalardan birisi, öfkesini yenememesi ve ona yenik düşmesidir. Böyle önemli bir konuyu, Allah Rasûlü (sav) çok güzel bir örnekle süslemektedir. Sahabesine gerçek pehlivanın kim olduğunu sormuş ve öfkesini yenen kimsenin gerçek pehlivan [4] olduğu vurgusunu yapmıştır. Bugün baktığımız zaman hapishaneleri dolduranların büyük çoğunluğunu öfkesine yenik düşenler oluşturmaktadır. Bir anda işlenmiş bir suç ve sonrasında gelen pişmanlık...
Bilmece Sorması
Rasûlullah (sav) Efendimiz öğretmek istediği konu hakkında soru sorarken yaşadığı bölgenin özelliklerinden istifade etmiş ve arkadaşlarının o konuyu daha iyi kavramalarını sağlamıştır.
Peygamber Efendimiz sahabeye, "Yaz-kış yapraklarını dökmeyen, bundan dolayı Müslümana en çok benzeyen ağaç hangisidir" diye sordu.
Herkes aklına gelen ağaçları saymaya başladı. Buna rağmen cevabı bulamadılar. Yalnız İbni Ömer cevabını bildiği halde, o da genç olduğu için (edebinden olsa gerek) söylemeye cesaret edemedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, bu ağacın "hurma" olduğunu söyledi. [5]
Burada Efendimiz’in asıl amacı bilme ce sorarak orada bulunanları eğlendirmek ya da birlikte eğlenmek değildir. Burada öğretilmek istenen sürekli yeşil kalan ve canlılığını yaz-kış koruyan hurma ağacına benzetilen Müslüman'ın, hurma ağacı gibi devamlı canlı olması gerektiğinin hatırlatılması ve vurgulanmasıdır. Aynı soru farklı bölgelerde sorulsa idi bu ağaç çam, zeytin, portakal gibi başka ağaçlar olabilirdi. Böyle düşündürücü ve güzel örneklerle yapılan bir eğitim, insanlarda kalıcı bilgilerin öğrenilmesini sağlamaktadır.
Muhavere Usûlüne En Güzel Örnek
Muhavere usulü, karşılıklı soru sorulup cevaplar alınması yani karşılıklı konuşma, bilgi alışverişinde bulunulmasıdır. Ancak soru, genellikle öğretici tarafından sorulur ve öğretilmek istenen konu hakkında olur. Sorularla hem öğretilmek istenen kavratılmış olur, hem de orada bulunan herkesin konuyu rahat bir şekilde öğrenmesi sağlanır. Bu usule en güzel örnek Cibril hadisidir. Cebrail (as), Efendimiz ile birlikte İslam dininin temeli olan konuları işleyerek sahabeyi eğitmiştir.
Cebrail (as), Hz. Peygamber'in de aralarında bulunduğu bir sahabe topluluğuna insan suretinde gelmiş, iman, İslam, ihsan ve kıyamet alametleri gibi bazı soruları Allah Rasûlü (sav)'ne sorarak cevaplarını almıştır. İşte Cebrail (as)'in bizzat soru sorarak ve cevaplarını tasdik ederek telkin ettiği bu hadise "Cibril Hadisi" adı verilmiştir.
Abdullah b. Ömer'in, babası Hz. Ömer'den naklettiği bu hadis şöyledir:
"Bir gün Rasûlullah (sav)'ın yanında bulunduğumuz sırada aniden yanımıza elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğruca Peygamber'in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu ve:
“Ya Muhammed! Bana İslam'ın ne olduğunu söyle” dedi.
Rasûlullah (sav), "İslam; Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, Ramazan orucu nu tutman ve gücün yeterse Beyt'i hac etmendir" buyurdu. O zat: “Doğru söyledin” dedi.
Babam dedi ki: "Biz buna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.”
“Bana imandan haber ver” dedi.
Rasûlullah (sav), "Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına- şerrine inanmandır" buyurdu. O zat yine; “Doğru söyledin” dedi. Bu sefer:
“Bana ihsandan haber ver” dedi.
Rasûlullah (sav), “Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da, o seni muhakkak görür” buyurdu. O zat; "Bana kıyametten haber ver" dedi.
Rasûlullah (sav), “Bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha çok bilgi sahibi değildir”buyurdular.
"O halde bana alametlerinden haber ver" dedi.
Peygamber, "Cariyenin kendi sahibini doğurması ve yalınayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir" buyurdu.
Babam dedi ki: Bundan sonra o zat gitti. Ben bir süre bekledim. Sonunda Allah Rasûlü (sav) bana:
"Ya Ömer! O soru soran zatın kim olduğunu biliyor musun" dedi.
“Allah ve Rasûlü bilir” dedim.
“O Cibril'di. Size dininizi öğretmeye gelmişti” buyurdular. [6]
Muhavere usulüne diğer güzel bir örnek ise, Peygamber Efendimiz'in, gençliğin verdiği taşkınlık ve şaşkınlıkla kendisinden zina etmek için izin isteyen genci azarlayıp ayıplamak yerine, ikna yöntemini seçmesidir. Gence, "Böyle bir fiilin annesine, bacısına, teyzesine vs. yapılmasından memnun olup olmayacağını" [7] sormuş ve gönlündeki bu meyli önce sual ve ikna ile ardından nazar ve dua ile bertaraf etmiştir. Böylece gencin kendi kendini ikna etmesi sağlanmış ve İslam'ın koyduğu bir yasağın işlenmesi, gayet nazik bir şekilde engellenmiştir.
Sonuç olarak söylemek gerekirse, soru-cevap yöntemi, sözel etkileşim yöntemidir. Hz. Peygamber bu metodu birçok defa kullanmıştır. Muhataplarına ilgilerini çekecek çarpıcı örnekler vermek suretiyle, istediği mesajı kısa ve öz olarak vermiş, onları düşünmeye sevk ederek kalıcı bilgilere sahip olmalarını sağlamıştır. O her sorusunda bir meseleyi öğretmeyi amaçlamış ve sorunları insanların anlayacağı şekilde hallederek "çözüm peygamberi" olmuştur. Tabi ki her zaman onun öncelikli hedefi insanların kurtuluşu ve hidayete ermesi olmuştur. Hz. Peygamber'in kullandığı bütün eğitim-öğretim metotlarının temelinde de bu yatmaktadır.
Ramazan Ötkün
[1] Buhari, İlim 11, Edeb 80, Cihad 164; Müslim, Cihad 6-7.
[2] Buhari, Mevakit 6; Müslim, Mesacid 283; Tirmizi, Emsal 5; Nesai, Salat 7; İbn Mace, İkamet 193.
[3] Müslim, Birr 59; Tirmizi, Kıyamet 2.
[4] İbni Mesud (ra) anlatıyor. "Rasûlullah (sav) (bir gün) "Siz aranızda kimi pehlivan addedersiniz" diye sordu. Ashab "Erkeklerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi" dediler. Rasûlullah (sav) “Hayır” dedi, “Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir” buyurdu. Müslim, Birr 106, (2608); Ebu Davud, Edeb 3, (4779)
[5] Buhari, İlim 4; Müslim, Sıfatü'l-Münafikin 64.
[6] Buhari, İman 1; Müslim, İman 1.
[7] Ahmed b. Hanbel, Müsned 5.
Siyer-i Nebi Dergisi, Sayı 24

2 Mart 2016 Çarşamba



Değerini Bilmediğimiz İki Eşsiz Nimet: 

Sağlık ve Boş Zaman


İbn Abbas (ra)’ın naklettiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“İki nimet vardır ki insanların çoğu (onları değerlendirme hususunda) aldanmıştır: Sağlık ve boş zaman.” (Buhari, Rikak, 1)
Kur’ân-ı Kerîm’deki pek çok ayetiyle bizlere lütfettiği sayısız nimetlerine işaret eden Rabbimiz, bir yandan bunların farkında olarak kendisine şükretmemizi isterken bir yandan da bu nimetlerin göz alıcılığına kapılmamamız için bizi uyarır: “Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.” Ömrümüzün geçiciliğini ve tüm nimetlerden hesaba çekileceğimiz bir günün geleceğini hatırlatırken bunu unutturmaya çalışan düşmanlarımıza karşı da teyakkuzda olmamızı ister: “Sakın çok aldatıcı (şeytan), Allah hakkında sizi aldatmasın.” (Fatır, 35/5) Mal mülk, makam mevki, şan şöhret ve saltanat gibi geçici dünya zevklerine aldanan kimselerin hem dünyadaki hem de ahiretteki acıklı durumlarından örnekler vererek aynı hatalara düşmememiz için sık sık öğütlerde bulunur. Zira aldananların aldandıklarını anlayacakları ve aldanmışlıkların ortaya konacağı gün (yevmü’t-teğabün) olan kıyamet günü kişinin anne babasına bile faydası olmayacağı gibi onların da kendisine bir yararı dokunmayacaktır. (Lokman, 31/33)
Dünya hayatında rehberimiz olan Rasûlullah (sav) Efendimiz dünyada aldandığımız, kıymetini idrak etmekte zorlandığımız pek çok nimetten özellikle ikisine dikkatimizi çekiyor: Sağlık ve boş zaman.
Dünyevi yaşantımızı sürdürebilmek için hayati nitelik taşıyan bu iki nimet aynı zamanda ahiret hayatımızı imar edebilmek için de vazgeçilmezdir. Zira Rabbimize iman edebilmemiz için öncelikle akıl sağlığımızın yerinde olması gerekirken O’nun emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmak da yine fiziksel ve ruhsal bakımdan sıhhat ve afiyet içinde olmamıza bağlıdır ve bütün bunlar ancak, bizlere dünyadayken bahşedilen zaman dilimi içerisinde yapıldığında anlamlıdır.
Sağlık, önemine her ortamda çeşitli vesilelerle atıf yapılan buna rağmen en çok ihmal edilen nimetlerin başında gelir. Her gün amansız hastalıklara yakalanan milyonlarca insanın varlığından habersiz olmadığımız gibi bir o kadar insanın ömrünün sonlandığını da müşahade ederiz. Bu kişilerin çok yakınımızdaki insanlar olması bizi bir müddet kendimize çeki düzen verip sağlığımıza dikkat etmeye itse de bu bilinci devamlı canlı tutmak kolay değildir.
Hüsnü zannımız galip gelir çoğunlukla, bu hastalıkların bize hiç uğramayacağını düşünür, ne kadar yaşlansak da ölümün hep çok uzaklarda olduğuna inandırırız kendimizi. Dünyada rahat ve huzurlu bir ömür sürme telaşıyla çalışıp didinirken, ailemizin geleceği için ter döküp yorulurken ihmal ederiz sağlığımızı; bazen de sadece pervasızca günlük zevklerimizi tatmin etmek için zarara uğratırız bu en kıymetli hazineyi. Hâlbuki sağlığımızı ihmal ederek sahip olduğumuz hiçbir güzellik bize onun tattırdıklarını yaşatamaz. Yıllarca sağlığımızı kaybetme pahasına elde ettiğimiz serveti sağlığımızı düzeltmek için bir çırpıda harcayabilir, mutlu bir gelecek kurmayı düşlediğimiz çocuklarımızı kendilerini her şeyden daha mutlu edecek sağlıklı anne babalardan mahrum edebiliriz.
Dünya ve ahiret saadetimiz için sağlığımıza dikkat etmemiz oldukça mühimdir. Hz. Peygamber’in sağlıklı ve dengeli beslenmekten (Tirmizi, Zühd, 47) spora (Beyhaki, Şuabü’l-iman, VI, 401), ağız ve diş temizliğinden (Ebu Davud, Taharet, 25) beden bakımına (Müslim, Cum’a, 9), yiyecek ve içecek kaplarının temizliğinden (Müslim, Eşribe, 93) çevre temizliğine (Tirmizi, Edeb, 41) kadar hayatımızın her anını kuşatan sağlığı korumaya yönelik tavsiyeleri, mümin olarak bizlerin sağlığımızı koruma konusunda ne kadar hassas davranmamız gerektiğini gösterir. Zira insanın, fıtratı gereği vücut bakımına dikkat etmesi gerektiğini bildiren (Buhari, Libas, 63) Rasûlullah (sav), “Her yedi günde bir yıkanmak, Yüce Allah’ın Müslüman üzerindeki hakkıdır” (Müslim, Cum’a, 9) diyerek vücut temizliğinin kişisel tercihlerin ötesinde dinî bir yükümlülük olduğuna dikkatleri çekmektedir. Ayrıca, gündüzlerini oruçla, gecelerini ibadetle geçirerek bitap düşen Abdullah b. Amr’a “Böyle yapma. Oruç tut fakat iftarını da yap. Gece ibadet et ama uykunu da al. Çünkü vücudunun sende hakkı var, gözünün sende hakkı var…” (Buhari, Savm, 54) diyen Efendimiz, insanın hangi niyetle olursa olsun bedenine karşı olan görevlerini ihmal etmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Çünkü bedenimiz, Rabbimizin bizi, ahirette onu nasıl kullandığımızdan sorumlu tutacağı bir emanetidir.
Değerini bilemediğimiz diğer bir nimet “zaman”dır. Rabbimiz bizleri “hangimizin daha güzel amel yapacağını sınamak için” belirli bir süreliğine dünyaya göndermiştir. (Mülk, 67/2) Ne var ki dünyanın çekiciliği unutkanlığımızla birleşerek bu kaçınılmaz sonu düşünmemize mani olur çoğu zaman. Ne kadar ömrümüzün olduğunu bilmeden “erteleme” alışkanlığına bırakırız bütün işlerimizi; kendimize, ailemize, topluma ve hatta Rabbimize karşı olan sorumluluklarımızı.
Daha da ileri giderek dinimizin gereklerini öğrenmeyi, yaşam rehberimiz olan Kur’ân’ı okumayı, Rasûlullah (sav)’ı tanımayı bile erteleriz bazen. Bu hâlimizi bilen Allah Teâlâ dünya hayatının geçiciliğini bizlere tekrar tekrar hatırlatmış, dünyanın kendisinin de bir sonu olduğunu vurgulamış ve “zaman”ın (asr) üzerine yemin ederek (Asr, 103/1) onun ne kadar değerli olduğunu anlatmıştır.
İnsana sunulan yegâne zaman dilimi olan ömrü iyi değerlendiremeyen kullar cehenneme atıldıklarında dünya hayatına tekrar dönüp salih ameller işlemek isteyecek, ancak şu cevapla karşılanacaklardır: “Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti...” (Fatır, 35/37) O hâlde mümin olarak bize düşen bize lütfedilen zaman nimetini en güzel şekilde kullanarak ömrümüzü Rabbimizin rızasını kazanacak fiillerle doldurmak ve asla boşa harcamamaktır.
Mümini “boş ve gereksiz şeylerden yüz çeviren kişi” olarak tanımlayan (Müminun, 23/3) Rabbimizin“Bir işi bitirince hemen bir başkasına koyul” emri (İnşirah, 94/7) doğrultusunda her anımızı iyi değerlendirmektir. Yalnızca iyi ve kötü amellerimizin değil, diğer nimetlerle birlikte bize bahşedilen “zaman”ı nasıl kullandığımızın da hesabını vermekle yükümlü olduğumuzu unutmamalıyız.
Ömrümüze yeni bir sayfa eklediğimiz bugünlerde geriye dönüp değerlendirme yapmalı, her şeyden önce sağlığımızı ve zamanımızı nasıl kullandığımızı gözden geçirmeli ve hatalarımız varsa bunların telafisini yapmak için hâlâ zamanımız olduğuna sevinip şükretmeli ve bundan sonra sahip olduğumuz bu iki eşsiz nimeti daha özenli kullanmanın yollarını aramalıyız.
Elif ERDEM


DARUL ERKAM’IN EĞİTİM METODU

Darul Erkam asrı saadette, dinde atıl imanda batıl ehli şirke karşı ilk muvahhid Müslümanların içinde toplanıp ders ve eğitim yaptıkları merkezin adıdır. Diğer bir ifadeyle, müstekbirlerin zulmünden dolayı mustazafların sığındıkları bir mekan olduğu gibi aynı zamanda bir irşad ve talim yeridir. 

  Darul Erkam’ın bu şekilde isimlendirilmesinin ve böyle meşhur olmasının sebebi ise, sahabelerde Erkam b. Ebi’l Erkam el-Mahzuni’nin evi olmasından dolayıdır. Bu ev Safa tepesinin doğusunda bulunan, Beni Şeybe’nin evine bitişik bir evdir. İslam davasını kolay ve seri bir şekilde yaymaya elverişli olması nedeniyle ya da Mekkeli müşriklerden gizlenmek amacıyla Resulullah (sav) böyle bir merkezi yer edinmiştir. Rivayetlerde Darul Erkam’ın risaletin beşinci senesinde tesis edildiği bildirilmektedir.
Darul Erkam; planlı, programlı rabbani bir hareketin adıdır. Alelade bir ev, bir meclis değildir. Kuru söylemlerle vahyi hayata taşıyanların değil, hayatlarını vahye adayanların mektebidir, tedricen ve tertil üzere vahyin okunduğu mekteptir. Darul Erkam, medeniyetin inşa edildiği bir mekteptir. İnsanları kula kulluktan alıkoyup, yegane güç-kudret sahibi Allah’a kulluğa davet eden bir mektep. Öfkesini yutan, Allah rızası için sabreden bir insan inşa eder.

Erkam’ın evindeki eğitimin bir şahsiyet eğitimi olduğunu  rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu medrese ve potanın muallimi olan Allah Resulü (sav) talebelerini çok ciddi bir şahsiyet eğitimine tabi tutuyor ve bu eğitimin seviyesini vahiyden aldığı ilham ile sürekli yükseltiyordu.

Efendimizin (sav) Erkam’ın evinde eğitmeye başladığın altın nesle verdiği şahsiyet eğitiminin üç mühim basamaktan oluştuğunu görürüz.

1-Sağlam bir akide
2-Akli eğitim
3-Ruhi eğitim

1-SAĞLAM BİR AKİDE

Allah Resulü Erkam’ın evindeki ilk talebelerine iman ve inanç esaslarına dair çok saf ve duru bir tevhid düşüncesini öğretiyordu. Kelime-i Tevhidin anlamına, muhtevasına ve etkisine dair bilinmesi gereken her şeyi iyice zihin dünyalarına nakşediyordu. Dolayısıyla işin başı ve temeli olan tevhid, çekirdek kadroda çok güzel ve derin bir şekilde öğreniliyordu. Tevhid, iman esaslarının yeterli miktarda öğrenilmesi ve öğrenilen bu temel mesajlarla şirke dair ne varsa hepsinin izale edilmesi demekti. Bu Allah’ın esmasını ve tecellilerini öğrenme anlamına geliyordu.

Darul Erkam'da yetişen ilk talebeler yollarının rehberi olan Efendimizden (sav) La İlahe derken o La’nın neleri yok ettiğini, neleri imha ettiğini çok net bir biçimde öğreniyorlardı. İnanç ve akide konusunda en küçük bir griliğe yer verilmiyordu. Siyah ve beyaz nasıl birbirinden tamamen ayrılmışsa, tevhid ile şirkinde öyle ayrışık olduklarını öğreniyor ve bunların asla birleşemeyeceklerini belliyorlardı. La ilahe diyen biri; “ben red ediyor, kabul etmiyorum; rububiyette, uluhiyette, sevgide, ümitte, rızıkta yani hayatın her alanında Allah’a ait olan bir hakkı –haşa- O’nunla (cc) paylaşmaya çalışan her ilahi, otoriteyi, ideolojiyi, kurumu reddediyorum” demiş oluyordu. Böyle net bir biçimde imha edilen tüm sahte ilahların yerine; “illallah” sadece Allah’ı biliyor, O’nu tanıyor, O’na iman ediyor ve O’nu hayatımın yegane sahibi ve mutlak idarecisi olarak kabul ediyorum” ikrarında bulunuyordu.

Darul Erkamdaki çekirdek kadronun tasavvurlarının ve düşüncelerinin Kur’anla yeniden inşa edildiğini biliyoruz. Bu inşa ilk etapta Kur’an’i kavramlarla olmuştur. Bu kavramların başında Kur’an’da 974 kez kullanılan Rab ismi –sıfatı gelmektedir. Rab ismi ve sıfatının kullanılası boşuna değil, sağlam bir akidenin muhatap zihinlerde oluşmasının en temel şartı idi. İlk nazil olan 30 surede Allah lafzı celali 20 kez geçerken, Rab ismi 80 kez geçmektedir.

Rab’ın asıl anlamı terbiye etmektir. Bu anlamı ile Rab ismi muhataba; “Allah’sız hiçbir anın olmamalı, her an O’nun (cc) zimmetinde olduğunun farkında olmalı ve O’na teslim olup, O’nun terbiyesi ile gelişmelisin” diyordu. Bu anlamdan dolayı Efendimiz (sav) kendisini terbiye edenin Allah olduğu gerçeğini bize şöyle belirtiyordu: “Eddebeni rabbi fe ahsene te’dibi” yani; “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi en güzel şekilde düzenledi.” İşte Erkam’ın evinin talebeleri işin başında sağlam bir akidenin tesisi için önce Allah’ın (cc) Rab ismini talim ediyor ve bunu iliklerine kadar içselleştiriyorlardı.

2.AKLİ  EĞİTİM

Darul-Erkam’ın eğitim sürecindeki ikinci basamak; tasavvurdan başlayarak talebelerin akıl ve zihin dünyasının vahyin rehberliğinde yeniden inşa edilmesi idi. Özellikle cahiliyenin tüm karanlık, eksik ve yanlış düşünceleri işin temeline inerek düzeltiliyordu. Vahyin temel düşüncelerine ters ne kadar kavram var ise, bunların içerisi boşaltılıyor, sonra yeniden bu kavramların içerisi ilahi kelamın mesajları ile dolduruluyordu. Kavramlar çok önemliydi; çünkü her bir kavram, kişinin olayları ve hayatı ölçebilmesi için birer ölçü birimi ve birer mihenk taşları idi.

Darul-Erkam’da önce tasavvur, sonra akıl inşa edilmeye başlandı. Kavramlara doğru anlamları vahyin ışığında inşa ettiren her talebe, akli anlamda ciddi bir mesafe kat ederek, sağlam bir akidenin üzerine, doğru yapılar inşa etmeye başladı. Dışarıdaki bir insanın; başarı, istikbal, kazanç, kayıp, güç, hidayet, delalet, izzet, sabır, ölü, diri, gören, a’ma, ümit ve daha nice kavramlara yüklediği anlamlar ile Erkam’ın evinde vahyin terbiyesi ile yetişen bir talebenin bu kavramlara yükledikleri anlamlar çok daha farklı oluyordu.

3-RUHİ EĞİTİM

Darul-Erkam’da Efendimiz (sav) talebelerinin akıllarını eğitirken, ruhi eğitimlerini de ihmal etmiyor, yine vahyin rehberliğinde bu alanı da en güzel şekilde imar ve inşa ediyordu. Çünkü O (sav) Kur’an’ın mesajlarını çok iyi anlıyor ve o mesajların; “muhataplarının akıllarını ikna ederken, yüreklerini de tatmin ettiğine” bizzat şahit oluyordu. Efendimiz (sav) vahiyden aldığı bu ilham ile talebelerinin zihin dünyalarını nasıl yeniden şekillendirmişse, ruh dünyalarını da buna paralel olarak şekillendiriyordu. O (sav) çok iyi biliyordu ki, sadece akla hitap etmek talebeleri soğuk felsefi tartışmalar içerisine düşüreceği gibi, sadece ruhlara hitap etmek ise, onları hayattan koparıp mistik bir hava içerisine dahil edebilirdi.

Ruhi eğitimin, “iradenin sağlamlaştırılması” ve “Kur’an’i bir ahlakın inşası” olmak üzere iki basamak üzere verildiğini görüyoruz.

Efendimiz (sav) nübüvetten önce de, nübüvetten sonra da, kendi şahsiyetinde ilahi kudretin gözetiminde ciddi bir iradenin sağlamlaştırılmasına gayret göstermiştir. Efendimiz (sav) bu gayreti kendi şahsında gösterdiği gibi, Darul Erkam’daki talebelerine gösteriyordu. Elinin altındaki bu talebelere vahyin rehberliğinde manevi dünyalarının imarını sağlayacak mesajları ulaştırıyor, kendisi de onlara bu mesajları amele dönüştürerek fiili olarak da rehberlik yapıyordu.

Vahyin iniş sürecinde ikinci sırada yer alan Kalem suresinde Efendimiz’in ahlakının yüceliğine dikkat çekilerek başlayan ahlaki mesajlar özellikle Darul-Erkam’daki eğitim faaliyetlerinin sürdüğü nübüvvettin 6. Yılına kadar yoğun bir şekilde devam etmiş ve Mekke döneminin sonlarına kadar da hiç eksilmeden sürmüştür. İlahi kelam işin başında kendisine muhatap olan bireylerden, iç ve dış temizliğine önem vermelerini ,kötü olan her şeyden yüz çevirmelerini, yapılan iyiliğin boyutu ne olursa olsun başa kakmamalarını, sabır, yani direnmeyi öğrenmelerini, yetimleri koruyup gözetmelerini, el açıp dilenene yardımcı olup, onları azarlamamalarını, temizlenenlerin kurtulacağını, dünya hayatına aşırı düşkünlüğün insanı nelere sürükleyeceğini, nefsini kirlerden arındıranın akıbetinin güzelliğini, kirletenin ise mahvolacağını ve daha nice ahlaki özelliklere değinmiştir.

Başta Efendimiz (sav) olmak üzere, Darul-Erkam’ın tüm talebeleri vahyin ışığında ruhi eğitimlerini alıyor, sağlam bir iradenin altını Kur’an’ın ahlaki mesajları ile dolduruyorlardı. Böyle olunca da o potadan aleme meydan okuyacak yiğitler yetişiyordu. Sağlam bir akide temeli üzerine bina edilen akli eğitim ve ruhi eğitim ile iç dünyaları dingin şahsiyetler oluyor, en küçük ahlaki zafiyetlere bile imkan vermeden insanların huzuruna davet için çıkıyorlardı.

Bugün başta kendi evlerimiz olmak üzere, tüm İslami hizmet alanlarımız birer Darul Erkam adaylarıdır. Bizlerin ellerine teslim edilen bu nimetleri, Darul Erkam modeli ile çağın dili ve idrakini dikkate alarak yeniden yapılandırmak zorundayız.

Darul Erkam olmaya aday evlerin azıkları; Kur’an’dır, ilimdir, irfandır, hikmettir, seccadedir, gözyaşıdır, merhamettir, sevgidir. Bu ev inşa olmayı ve inşa etmeyi düşünür. Bu evin sakinleri boş işlerin değil, ulvi işlerin sevdalılarıdır. Bunun için bu evin sakinlerin kavga etmeye dahi fırsatı olmayanlardır. Hal böyle olunca elbette ki böyle bir evden bu çağın Musabları, Hamzaları, Alileri, Ebu Dücaneleri, Nesibeleri, Sümeyraları, Aişeleri yetişecektir.

Rabbimiz, bizleri evlerini  Hz. Erkam gibi risalet davasına adayanlardan eylesin.Son söz yine Sözün Sultanının (sav) : “Ya öğrenen ol, ya öğreten ol, ya dinleyen ol, ya da onları sevenlerden ol; ama sakın beşinci olma. Yoksa helak olursun.”

                                                                      İdris GÖKALP

Muhammed Emin YILDIRIM 'ın "Nebevi Eğitim Modeli Darul Erkam" adlı eserinden yararlanarak hazırlanmıştır.