iletişim yöntemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iletişim yöntemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2016 Pazar

TELEVİZYON VE ÇOCUKLARIMIZ



TELEVİZYON VE ÇOCUKLARIMIZ

Yunanca “uzak” anlamındaki “tele” ve Latince “gör” anlamındaki “Visio” sözcüklerinden, 20. yüzyıl başlarında türetilmiş ve “uzaktan görmek” anlamına gelen; 1923 yılında, İskoçyalı mühendis John Logie Baird tarafından İngiltere'nin Hastings kasabasında icat edildiği  yıldan günümüze değin, hemen hemen tüm dünyayı çepe çevre kuşatan ve derinden etkileyen bir aygıtla karşı karşıyayız. Bu aygıt 20. yüzyılın en önemli icatlarından ve  kitle iletişim araçlarından biri olan televizyondur.

Günümüzde gerekli gereksiz her yerde ve her biçimde tartışılan televizyonu iki körün tuttuğu fil örneğine benzetmek mümkün. İcat edildiği günden bu yana televizyon hakkında çok şey söylendi. Bu etkili araçla ilgili çeşitli nitelendirmeler yapıldı. “Sihirli kutu” da denildi, “aptal kutusu” da. Televizyona “şeytan icadı” diyen de oldu, “teknoloji harikası” diyen de. Yazar Şükrü Hüseyinoğlu’na göre “Bu toplumun hayatında televizyon ne yazık ki kendisinden faydalanılan bir araç olmaktan çok öte, kendisine tabi ve teslim olunan bir modern put durumundadır. İnsanların gün boyu en çok yöneldikleri, tüm duyu organlarıyla en çok karşısında sessiz sedasız teslimiyet gösterisinde bulundukları sahte bir rab ve ilah konumunda. Gündelik hayatın kendisine göre şekillendirildiği, evlerin ona göre dizayn edildiği, insanların programlarını ona göre belirlediği, onunla ağlayıp onunla güldüğü bir modern zaman tanrısı.

Evet, televizyon insanın kendisine gönüllü olarak esir olduğu bir sihirli kutu. İnsanlar zihinlerini, gönüllerini televizyona teslim ediyor, fakat ellerine aldıkları kumandayla kendilerinin televizyona hükmettiğini vehmediyor! Televizyon insanları seyircileştiriyor. Yüce Allah’ın yeryüzüne halifeler kıldığı, hakikate şahitlik misyonu biçtiği insanları, olup bitenin seyircisi olmaya mahkum ediyor.”

Televizyon konusunda her kesimden insanın kendi düzeyi ve beklentileri çerçevesinde konuya yaklaşımları farklı olabilmektedir. Ben bu yazımda daha çok Allah’ın bizlere emaneti olan ve geleceğimiz, umudumuz ve yarınlarımız olan çocuklarımızın  televizyonun etkisi altında kaldığı tehlike ve tehditlerden bahsetmek ve acizane ebeveynleri bu konuda uyarmak ve bilgilendirmek istiyorum.

Bugün ülkemizde televizyon olmayan ev neredeyse yok gibi. Sanki televizyonla bütünleşmiş bir yapımız var. Bu durumdaki bir insandan veya aileden televizyonunu kapatmasını istemek, bebekten sütü esirgemek gibi algılanıyor. Çünkü artık televizyonsuz eğlenemez, televizyonsuz gülemez, yemeğini dahi yiyemez, kısacası televizyonsuz yaşayamaz hale geldik.

Televizyona bu derece bağımlılığın altında yatan sebeplerin başında tembellik var. Aslında tembellik televizyon seyretmenin hem sebebi, hem sonucu. Bir kere televizyonun başına geçince gerisi geliyor. Gönüllü olarak karşısına geçiyor, gözümüzü ona dikip, adetâ hipnotize oluyoruz.

Televizyonun giderek aileleri esir alması, tüm dünyanın dikkatini televizyonun kişiler üzerindeki etkileriyle ilgili düşünmeye ve bu konuyla ilgili çalışmalar yapmaya yöneltti. Batıda televizyonun aile içinde bu denli etkili olmasının gelecek nesilleri nasıl etkileyeceği üzerine çok ciddi araştırmalar yapılıyor. Öyle görünüyor ki yakında sigara bağımlılığı gibi televizyon bağımlılığı da psikiyatri kitaplarına girecek. Aşırı derecede televizyon izlemek kişinin konsantrasyon becerisini bozmakta, beynini tembelleştirmekte ve pasifize etmektedir. Çünkü televizyon beyni yormadan bilgi verir. Halbuki beyni en çok geliştiren şey konuşmak ya da dinlemek değil, düşünmektir, yorum yapmaktır. Televizyon işte bu becerileri azaltmaktadır.

            Birincisi, televizyon kişilerde zihinsel tembellik yapar. Beynin yorumlama ve düşünme ile ilgili kısımlarının gelişmesini engeller. Kişinin yorum yapma, analitik düşünme, sentez yapma, zihinsel beceri yönüyle öğrenme gücünü azaltır. Bireysel yaratıcılığı köreltir. Bu durum, çocuklarda daha da belirgin bir biçimde gözlemlenmektedir. Televizyonun ikinci olumsuz etkisi ise aile içi iletişime ve etkileşime zarar vermesi yönünde olmaktadır. Bu durum ailedeki sevgi, saygı ve güven bağını zayıflatmakta ve aile içinde psikolojik bir duvar örmektedir.

            Televizyona karşı belki en savunmasız durumda olanlar çocuklarımızdır. Hele bir de televizyonu bebeklik çağından itibaren bir tür çocuk bakıcısı olarak kullanan anne-babalar, en değerli varlıklarını kendi elleriyle canavara teslim ediyorlar. Çocukların hemen her türlü programı kontrolsüzce seyretmeleri, ruh dünyalarında tamir edilmez yaralar açıyor.

            Günümüzde görüyoruz ki televizyon çocukların zihinsel gelişimini ve dil gelişimini sekteye uğratıyor. Konuşması gerekirken konuşamayan, hece kurması gerekirken hece kuramayan, 2,5 yaşında olmasına rağmen 5 kelime bilen çok sayıda çocukla karşılaşıyoruz. Konuyu biraz araştırınca ortaya çıkıyor ki bakıcısı yahut annesi çocuğu bütün gün televizyonun karşısında bırakıyor, onunla konuşmuyor, bunun sonucunda da çocukta etkileşim ile ilgili beyin alanları gelişemiyor. Çocuğun dokunarak, oynayarak, kırarak vs. öğreneceği motor beceriler gelişmiyor. Çocuğun sosyal gelişiminin olması için diğer çocuklarla oynaması, onlara dokunması, onlarla konuşması, yani etkileşim içinde olması gerekir. Fakat sürekli televizyon izleyen çocuklarda bu etkileşim olamıyor. Çocuk sadece mesaj alıyor, hiç mesaj veremiyor. Zamanını sürekli televizyon karşısında geçiren çocuklarda mutsuzluk, doyumsuzluk ve yalnızlık gözleniyor.

            Diğer yandan haberlerden filmlere, dizilerden çizgi filmlere kadar neredeyse bütün programlarda şiddet unsuru gözlemlenebiliyor. Uzmanlara göre bu kadar sıklıkla şiddet sahnesini takip eden çocuklar için, şiddet âdetâ sıradanlaşıyor. Böyle çocuklar hem yetişme dönemlerinde, hem de ileriki yaşlarda büyük çaplı psikolojik bunalımlar yaşıyorlar. Diğer insanlarla uyum sağlamada zorlanıyorlar. Daha da kötüsü, toplum için sürekli bir tehdit unsuru haline gelebiliyorlar.

            Televizyonu, eğlence ve tüketim aracı olarak görmenin yanında, modern çağda egemen sistemlerin ve kapitalist şirketlerin insanları ve özellikle de çocukları nesneleştirme, tek tipleştirme ve değersizleştirme aracı olarak ta görmek gerekir. Bilhassa televizyondaki reklamların çocukları pek çok programdan daha çok cezp ettiğini ve dakikalarca gözlerini ayırmadan sonuna dek izlediklerini görüyoruz. Bu da henüz taze çocuk beyinlerin tüketim arzusu ve marka istekleri ile doldurulmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla çocuk, çalışmak, başarılı olmak, erdemli olmak gibi insani boyuttaki pek çok değer yargısının yerine salt tüketerek mutlu olunacağı yolundaki düşünceye inandırılmaktadır.

             Çocuğun aşırı bir biçimde televizyon izlemesi, onu okumaktan, hatta çoğu kez oyun oynamaktan bile yoksun bırakmaktadır. Çocuğun sosyal ilişkileri zayıflamakta ve içe kapalı bir hale gelebilmektedir. Öyle ki çoğu kez yemek yemek için bile anne babasının yanına gitmemekte ve yemeği tepsi içinde sunularak televizyonu izlerken yemesi sağlanmaktadır.

            Endüstriyel dünyada bireyler günde ortalama üç saatlerini plansız olarak televizyon seyretmeye ayırıyorlar. Bu saatler, bir gün içinde çalışma ve uyuma dışında tek bir faaliyet için ayrılan en büyük zaman dilimini oluşturuyor. Düşünün, yetmiş beş yaşına geldiğinizde, her gün yalnızca üç saat televizyon seyrettiyseniz, yaklaşık dokuz yılınızı televizyon karşısında geçirmiş oluyorsunuz. Rakam gerçekten çok çarpıcı. Unutmayalım ki, Rabbimiz Allah, bizleri zamanımızı nerelerde harcadığımızdan da hesaba çekecektir. Dolayısıyla zamanın bilincinde olan Müslüman’ın televizyon karşısında saatlerini geçirmesi son derece vahim bir durumdur.

            Aile olarak televizyon başında ayırdığımız zamanı ailece kitap okumaya hasretsek ve bunu günde üç saat  değil, yalnız bir saat yapsak bile inanın müspet anlamda çok hayırlı değişikler olacaktır hayatımızda.

Yapılan araştırmalar televizyonun çocukların fiziksel gelişimini de olumsuz etkilediği yönündedir. Mesela radyasyon yayması nedeniyle baş ağrısı, göz yanması, halsizlik ve baş dönmesi yaratması, uyku bozukluğu, yorgunluk, stres ve depresyon, bağışıklık sisteminin zayıflaması ve daha geç saatte yatma, uykuya geçişte zorlanma, uyurken daha fazla uyanma gibi sorunlara neden olabilir. Bunun yanında sağlıksız beslenmeyi teşvik etmesi ve şişmanlatması ve olumsuz beden imajına neden olması televizyonun fiziksel zararları arasında sayılabilir.

Televizyonun salt zararlı bir araç olduğunu dile getirmek elbette ki haksızlıktır. Özellikle vurgulamaya çalıştığım, televizyonun bağımlılık yapar derecede hayatımıza girmesi, çocukları onun insafına(!) teslim etmemiz  ve programlar konusunda pek seçici olmadığımız gerçeğidir. O halde televizyonu çocukların hayatından baskı yoluyla çıkartamayacağımıza göre yapılabilecek şeyler nelerdir?

            Prof. Dr. Nevzat Tarhan’a göre;  bu durumda yapılması gereken çocuğun mümkün olduğunca iyi yönde etkilenmesini sağlayabilmektir. Bir çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirebilmesi için yetiştiği ortamda sevgi kadar disipline de ihtiyacı vardır. Her evin kendi içinde belirlediği bazı kuralları olmalıdır, kuralsızlık doğru değildir. Bu kurallar televizyon konusunda da alınmalı ve muhakkak televizyonla ilgili bazı sınırlar konmalıdır.

            Televizyon seyretmenin kötü sonuçları uzun vadede ortaya çıkar. İlk anda görünmeyen bu sonuçlar hakkında baştan bilinçli olup ona göre davranmak gerekir. Anne baba olmanın yüklediği sorumluluk bu konuda da hassas olmayı gerektirir. Aile, televizyon izlemede seçici ve yönlendirici olmalıdır.

            Büyükler çoğunlukla televizyonu eğlenmek amacıyla, çocuklarsa dünyayı anlamak ve tanımak amacıyla kullanırlar. Bir eğitim aracı haline geldiği için televizyon çocuklar açısından daha önemli bir konumdadır. Çocuğun o yaşlarda öğrendiği her şey kendi dünyasına iyi veya kötü olarak girer ve ileriki yıllarda yansıma halinde ortaya çıkar. O nedenle "Çocuk televizyonun karşısında çok iyi vakit geçiriyor, ben de rahat ediyorum" diye düşünmek yanlıştır. Çocuğun o anda dünyayı tanıma çabası içinde olduğu ve doğru mesajlar alması gerektiği gözden kaçırılmamalıdır. Anne ve baba bunun sorumluluğunu hissetmeli, çocuğa hangi programı izleyip hangisini izleyemeyeceğini öğretmelidir. Önemli olan çocuğa bu anahtarı vermek ve neyin iyi, neyin kötü olduğunu doğru bir şekilde gösterebilmektir.”

            Ailelere düşen öncelikle çocuğu televizyon karşısında yalnız ve savunmasız bir biçimde bırakmamak, mümkün olduğunca birlikte izlemek. Konuşarak, anlatarak ve paylaşarak. Sonra da çocukları okumaya sevk etmek ve televizyon izlemelerine belli ölçülerde sınırlandırmalar getirmek.

            Aslında gönül ister ki televizyonu hayatımızdan tamamen çıkaralım ve yerini daha hayırlı şeylerle dolduralım. Biz, televizyonu ne kadar aklamaya çalışırsak çalışalım günümüz gerçekliği televizyonun çocuklar ve hatta yetişkinler üzerinde hiçte hayırlı olmayan tahribatlara neden olduğudur.

            Hülasa televizyonun  insanı esir alan ve okumaktan-düşünmekten önemli ölçüde alıkoyup enformatik cehalete mahkum eden sihirli gücü karşısında insanlığı yeniden akletme ve okumanın aydınlığına çağırmamız gerekiyor. Nesillerimizin seyircileştirilmesi karşısında, okumayı, düşünmeyi, sorgulamayı güçlü bir şekilde insanlığın gündemine taşımamız icap ediyor. Çocuklarımızı, televizyonun uyuşturan, tembelleştiren atmosferinden, Kitab’a, okumaya, akletmeye, üretmeye taşıma konusunda öncülük yapmamız temel bir sorumluluk olarak önümüzde duruyor.

Öncelikle evlerimizdeki televizyon iktidarına zaman geçirmeden son vermemiz gerekmektedir. Evlerimizde televizyon dizileri değil, Allah’ın ayetleri yankılanmalı. Evlerimiz şeytani Batı kültürünün işgaline açık olmamalı. Televizyonun evlerimizde Truva Atı işlevi görmesine ve bizi yönetmesine, esir almasına izin vermemeliyiz. Ya onu kontrol etmeyi öğrenmeliyiz, o bize değil biz ona hükmetmeliyiz ya da evlerimizden çıkarıp atmalıyız.

Tedbir almazsak gözlerimiz önünde çoluk-çocuğumuzun televizyon tarafından nasıl esir alınıp mankurtlaştırıldığını, bize yabancılaştırıldığını seyretmek zorunda kalırız. Bu konuda üzerimize düşeni yapmazsak, kendi paramızla evimize soktuğumuz bu "sihirli kutu"nun ne tür olumsuzluklara yol açtığını bizzat yaşayıp görmek durumunda kalırız ki o zaman da geç kalmış oluruız.

Hanelerimiz şeytan ve dostlarının değil, Yüce Allah’ın sözünün geçtiği, Allah’ın ayetlerinin hükümran olduğu birer İslam kalesi haline gelmelidir. Ahzab Suresi 34. ayet-i kerimede Yüce Rabbimizin buyurduğu gibi, evlerimizi Kur’an ayetlerinin okunduğu, onlar üzerinde tefekkür ve sohbet edildiği güzide mekanlar haline getirmeliyiz. Evlerimizi cennetin dünyadaki şubelerine dönüştürmeliyiz.
Kendimizi ve ehlimizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem azabından korumamızın tek yolu budur.



KAYNAKLAR:
“Evlerimizdeki Truva Atı: Televizyon”, Şükrü HÜSEYİNOĞLU, İtidal yay.
“Aile okulu”, Nevzat TARHAN, Timaş yay.
Televizyonun Çocuklar Üzerindeki Olumsuz Etkileri”, Yrd. Doç. Dr. Huriye KURUOĞLU












4 Şubat 2016 Perşembe

 
 

 
 
 

PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLARLA İLETİŞİM YÖNTEMİ
 


 
     Her alanda en güzel bir model olan Allah Resulü’nün tebliğ ve beyan vazifesini ifa ettiği esnada, insanlarla iletişim kurmadaki becerisi şüphesiz önemlidir. On beş asır öncesinin şartlarında tek başına çıktığı bir davada çok kısa bir sürede on binleri etkileyen ve onlar üzerinde yaptırım gücü olan bir şahsiyetin iletişim becerileri ve bu arada beden dilini kullanımı, takdir edileceği gibi iletişim ve bu bilimin diğer dalları bakımından da araştırılması ve üzerinde çokça durulması gereken bir husustur. Bir tebliğci sıfatıyla Hz. Peygamberin, iletişimde çok etkin bir mesaj olan beden dilini nasıl kullandığı bugün bizim için daha bir önem kazanmıştır.
     Peygamber Efendimiz (s.a.v) her zaman çocuklarla iletişim halindeydi. Kendisiyle çocuklar arasında hiçbir hiyerarşi ve engel koymazdı. Çocukların çekinip ürkmelerine neden olabilecek her tutumdan kaçınır, onların teklifsizce yanaşıp konuşmalarını teşvik edip onlarla iletişim kurabilecek davranışlara yönelirdi. Aynı zamanda çok iyi bir dinleyici idi. Çocukları dinler, onların sözlerine kıymet verirdi.
     Şüphesiz Hz. Peygamber (s.a.v)’in eğitim ve öğretimi kendi döneminin fiziki şartları, ihtiyaçları ve metotları çerçevesinde gerçekleştirmiştir. Öğretim mekânları, konular, metotlar, günümüzde bile on-yirmi yıl hatta daha kısa süre zarfında değişebilmektedir. Bu durumda Hz. Peygamber’in eğitim öğretim konusunda her zaman geçerliliğini koruyabilecek evrensel nitelikteki uygulamaları bizim için önemlidir. 
1.     Çocukları  çok severdi
     Hz. Peygamber (s.a.v) çocukların sevgilisiydi; onları çok sever, sevgi ve şefkatini izhar ederdi. Çocuklarla arkadaş olur; seviyelerine, yaşlarına inmeyi çok iyi bilirdi. Çocukları sık sık bineğine alır, sevindirirdi. Yolda karşılaştığı her çocuğa mutlaka selam verir ve hal hatır sorardı. Zaman zaman onlara isim takar, şakalar yapardı. Enes (r.ah) “Hz. Peygamber (s.a.v) çocuklarla şakalaşmada insanların en ileri olanıdır” buyurmuştur.
   Çocukları  çok öper; “ Çocuklarınızı çok öpün; çünkü her öpücük için size cennette bir derece verilir…” (Ebu Davud) buyurarak sahabeyi de buna teşvik ederdi. Çocukları çiçeğe benzetir, torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i “İki reyhan’ım benim” diye severdi. 
2.     Çocuklara değer verirdi
     İnsan yaratılışı gereği, değer verdiği ve önemsediği şeyler karşısında daha hassas davranmaya meyillidir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in kız olsun erkek olsun çocukları önemsediğini ve onları değerli bulduğunu görmekteyiz. Bir hadisinde, “Eğer süt emen çocuklar, beli bükük yaşlılar, otlayan hayvanlar olmasaydı, üzerinize azap sel gibi inerdi” buyurarak, azab-ı ilahiye’ye engel unsurlardan ilkinin “sabiler” (süt emme çağındaki bebekler) olduğuna dikkat çekmiştir. O’nun çocuklarla olan bütün ilişkilerinde, çocukları önemsediği ve onlara değer verdiğini görüyoruz.
     Peygamber Efendimiz (sav)’in hayatı insana önce insan olduğu için değer veren üstün şefkat örnekleriyle doludur. Ancak O’nun emsalsiz hayatında çocuğun daha özel, daha önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. 
3.     Çocuklarla şakalaşırdı
     O, Allah’ın elçisi olması dolayısıyla ciddi, vakarlı, ağırbaşlı  ve heybetli bir insandı. Bu hali zaten normaldi. Çünkü taşıdığı  görev, üstlendiği vazife bunun gereğiydi. Ancak her haliyle o da bir insandı. Hem de çok cana yakın…
     Herkese samimi ve içten davranırdı. Zaman olur şakalaşır, tatlı ve güzel bir hava oluştururdu. Çünkü başka türlü olsaydı insanlar Peygamberimize yanaşmazlar, ona soru bile sormazlardı. Herkes gibi Peygamberimiz de şaka yapar, latifeli konuşur ama hiçbir zaman yalan söylemezdi.
     Bunun yanında Peygamber Efendimiz (s.a.v) insanlarla alay etmez, hafife almaz, dalga geçmez, küçük düşürmez, mahcup etmez, zor durumda bırakmaz, “işletme” gibi olumsuz tavırları hoş karşılamazdı. Peygamberimizin yaptığı şakalar yerli yerinde ve mesaj doluydu. Lüzumsuz ve yersiz değildi. Daha çok gönül alıcı ve sevindirici şakalar yapardı. Çocuklarla, hanımlarıyla, yaşlı ve kimsesiz kişilerle şakalaşması bu türdendir. 
     4- Çocukların seviyelerine göre konuşurdu
     İnsanların kişisel özellikleri, yaşı, zihinsel yapısı, içinde bulunduğu psikolojik durumu gibi özellikler bilinmeli ve ona göre uygun yöntem belirlenmelidir. Buna göre 2 yaşındaki bir çocuk ile 7 yaşındaki bir çocuğun seviyesi ve anlama kapasitesi bir olmaz. Onun için verilecek eğitim seviyeye uygun olmalıdır.
     Peygamberimiz çocuklara anlayabilecekleri şekilde hitap ederdi. O’nun konuşmalarında anlaşılmaz ifade ve örnekler yer almazdı. O, hayattan kopuk olarak değil, bizzat hayatın içerisinde konuşur; içinde yaşadığı toplumun hastalıklarını teşhis ederek onlara pratik çözümler üretirdi. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “İnsanların seviyelerine ininiz.” ve “Çocuğu olan çocuğuyla çocuklaşsın.” 
     5. Her fırsatta iletişim kurmaya çalışırdı.
     Hz. Peygamber çevresindeki insanlarla canlı bir iletişim içinde olmuş, yanına gelene iyi davranmış, gelmeyenleri de ziyaret ederek mesajını ulaştırmaya gayret etmiştir. Ayrıca misafirperverlik ve misafire ikramda bulunma, gelmeyene gitme, ilişkiyi kesmeme, hasta ziyaretinde bulunma, cenazelere katılma onun günlük işleri ve tavsiyeleri arasındadır. 
     6. Eğitim ve öğretimde uygun zamanı  ve mekânı kollardı
     Hz. Peygamber en acılı günlerinde bile, hikmetli uyarılarıyla etrafındakileri aydınlatmaya devam ederdi. Özel günler, düğün, taziye, mescit, ev, kır, yol vb. onun daveti için değerlendirdiği fırsatlardı. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Mekke döneminde her türlü fevrilik ve taşkınlıktan, neticeye götürmeyen sırf heyecan yüklü hareketlerden kaçınarak şirkle mücadele etmiştir. Çocuklar da dâhil, ilk olarak insanları iman esaslarını kabule çağırmış, böylece her şeyden önce sağlam bir akide tesisine gayret göstermiştir. 
     7. Çocuklara güzel öğütlerde bulunurdu
     Yumuşak davranış ve güzel söz, insan kalbine etki eden ve onun duygularına hitap ederek harekete geçiren mühim bir psikolojik unsurdur. Çocuklarla konuşurken güzellik ve tatlılıkla öğütte bulunurdu. Ashabına ve ümmetine de yumuşak ve şefkatle davranmayı emretmiştir: “Ya Rabbi! Kim ümmetimin herhangi bir işini üzerine alır da onlara yumuşaklık ve güzellikle davranırsa sen de ona güzellik ve rıfkla muamele et” (Müslim)
     O’nun çocuklara güzel öğüt verirken ikna edici ve anlaşılır bir konuşma tarzı vardı. 
     8- Hediye vererek insanların gönlünü kazanmaya çalışırdı.
     Hz. Peygamber (s.a.v) dostlukları kuvvetlendirmek, sevgiyi pekiştirmek, gönül kazanmak, İslam’a yönlendirmek, muhtemel kötülükleri önlemek, hizmet ve başarıyı ödüllendirmek gibi çeşitli amaçlarla, beşeri bir âdete uyarak çevresindeki insanlara hediye vermiş ve başkalarının hediyelerini de kabul etmiştir.
     O’nun eğitim metodu sadece anlatıma dayanan tek yönlü ve pasif bir metot değildi. O, muhataplarına soru ve cevaplar yöneltir, onların özel meseleleriyle ilgilenir, gönüllerini alabilmek için pek çok yolu dener ve hikmetli espriler yapardı. 
     9- Büyük düşünür ve büyük hedefler gösterirdi
     O, en kritik ve zorlu anlarda bile ümitsizliğe düşmemiş, hep Allah’ın yardımına güvenmiş, yeni çıkış yolları aramış ve hakkın hâkimiyeti konusunda asla şüpheye düşmemiştir. Mekke’nin en zorlu şartlarında bile ashabına moral vermiş, Hendek savaşının en sıkıntılı anlarında yine büyük fetih müjdeleri vererek ashabını geleceğe ve büyük hedeflere hazırlayarak manen takviye etmiştir. 
     10- Bıkkınlık ve yılgınlık göstermezdi
     Allah Rasulü (s.a.v) davetinde son derece azimli ve kararlıydı. O “Ya Hakkın hâkimiyeti ve insanların hidayeti ya da bu uğurda ölüm” parolasıyla yola çıkmıştı. Mekke’deki bunca işkence ve eziyete rağmen asla yılmamış, davasından vazgeçmemişi. Müşriklerin uzlaşma tekliflerine karşı; “Bir elime güneşi, öbür elime ayı verseniz, ben yine de bu yoldan dönmem. Ya Allah nurunu tamamlayacak, ya da bir başıma bu uğurda can vereceğim!” diye karşılık vermişti.
     İnsan insana iletişimi öncelikli problem olarak ele alan Hz. Muhammed (s.a.v) sadece inan insanlara değil; dini, dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, sosyal statü ve rolü ne kadar farklı olsa da genelde bütün insanları, özelde de bütün çocukları değerli görerek muhatap almış, kucaklamış; onlarla sağlıklı bir iletişim kurmuştur.
     Özetle söylemek gerekirse Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) her alanda olduğu gibi eğitim-öğretim alanında da bizler için en güzel örnektir. Eğitimci konumunda olan tüm Müslümanlar, O’nun hayatını bu gözle ve dikkatlice okumalı, O’nun hayatındaki eşsiz tablolardan çıkarılması gereken dersleri çıkarıp kendi hayatlarında uygulamaya koymalıdırlar. Davet yolunda ilerlerken izlenen ve gelinen noktayı O’nun yöntem ve hedefleriyle test etmeli ve başarısızlığın yahut hedefe varmadaki gecikmenin nedenleri tespit etmelidir. İşte ancak o zaman onun en güzel örnek (usve-i hasene) oluşu anlamlı hale gelmiş olacaktır. Onu tanımadan onun yolunda olmak, O’na yaraşır ümmet olmak ve O’nun şefaatine mazhar olmak asla mümkün olmayacaktır.
     Ne mutlu O’nun kutlu yolunu ve metodunu takip ederek dünya-ahiret saadetine kavuşan mü’minlere.
 
İdris GÖKALP